Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #165 : 09 Kasım 2008, 19:47:48 » |
|
KOMINIST RUSLARA TESLİM EDİLEN TÜRKLER
(Tarihi bir facianın içyüzü )
İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında Almanlarla Ruslar müttefikti. Ancak, Polonya'nın paylaşılmasından sonra Hitler, ünlü Barbarossa plânını uygulama alanına koyarak,Rusya'ya karşı taarruza geçti. Alman birlikleri Stalingrad'a kadar ilerlediler Fakat,şiddetli kış,soğuk ve ikmal zorlukları,Rusların direnmeleriyle birleşince çakılıp kaldılar. Moskova,bu sırada,işgal altındaki Türk illerinde yaşayan çok sayıda Türk'ü de askere alarak cepheye sürmüştü.Ancak, komünizmin ve Rus boyunduruğunun ıstırabını yüreklerinin derinliklerinde duyan Türkler,kitleler halinde Almanlara teslim oldular. B ununla daa kalamayarak,asıl hasımları olan Ruslara karşı savaşmak isteğini gösterdiler. Bunun üzerine Almanya'da,esir Türk'lerden birlikler oluşturuldu. Zamanla bunların sayıları 400 bine ulaştığı sanılan bu birliklere,Berlin'de siyasi bürolar meydana getirildi. Buralarda,Kırımlıların,Kazanlıların,Azerilerin,Türkistanlıların lider durumundaki ileri gelen şahsiyetleri görev aldılar. Fakat,zaman ilerledikçe Almanların da Ruslar gibi emperyalist yaklaşım içinde bulundukları görüldü. Ruslara karşı savaşma arzusu ve iradesini gösterenler, Almanların yardımı ile ülkelerinin bağımsızlığa kavuşacaklarını sanıyorlardı. Halbuki Alman zihniyeti,istila ettikleri yerlerdeki Türk halkına "aşağı ırk" , "yeni köleler" nazarı ile bakıyordu. Bunu en önce Kırımlı Türkler anladılar. Çünkü Kırım,Alma işgaline girmiş ve onların nasıl bir tatbikatı hedefledikleri burada görülmüştü.
Alman saflarında çarpışanlar, yalnız Türkler değildi. Ukraynalılar,Beyaz Ruslar, Letonlar,Estonlar, Gürcüler vb. gibi başka milletlerden olanlar da vardı. Onlar da Kırımlıların başlarına gelenleri görüyorlardı. Alman üniforması içinde,fakat kendi kumandanlarının emrinde çarpışan Türkler,savaşın sonlarına doğru Ruslara esir düşmemeye ; İngiliz Amerikalı gibi müttefiklere teslim olmaya çalıştılar. B ir kısmı bunu b aşardı. Fakat daha büyük çoğunluk, ya savaş sırasında öldü,yahut Ruslara esir düşerek kurşuna dizildi. Bu esirlerden bir kısmı Sibiryaya sürüldü. Müttefiklere esir düşenler Almanya,İtalya,İsviçre gibi ülkelerdeki çeşitli kamplarda toplandılar.
Türkiye,İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında tarafsız kalmıştı. Almanya çevresindeki Mihver devletleri olsun, Türkiye'yi kendi saflarında savaşa katılması için ikna etmeye çalışıyorlardı.Fakat,Türkiye, çok büyük kayıplara uğrayacağı muhakkak,her hangi bir şey kazanacağı ise hayli şüpheli olan bir maceraya atılmaktan kendisini korumuştu. Savaşın gidişatı değişip Almanyanın kazanamayacağı artık belli olunca da bu ülke ile siyasi münasebetlerini kesmişti.Nihayet,savaşın bitimine iki üç ay kaldığında da Almanyaya savaş ilan etmişti.Bu,sembolik bir savaş ilanı idi ve Türklerle Almanlar hiçbir yerde karşı karşıya gelmemişlerdi. Savaş sonrasında Müttefik liderler arasında yapılan konferanslarda,Sovyet diktatörü Stalin, Türkiyenin bu tutumuna duyduğu öfkeyi dile getiriyor ve Türkiye'nin cezalandırılmasını istiyordu. Nitekim Rusya,bir süre sonra Gürcüler vasıtası ile üç doğu ilimizin kendilerine verilmesini ve Boğazlar üzerinde hakimiyetinin sağlanmasını istemeye başladı. Bu istekler karşısında Türkiye galeyana geldi ve Ruslara karşı her tarafta protesto sesleri yükseldi. Ülkede hâla sıkıyönetim vardı. Hükümet,bundan yararlanarak, millî galeyanı dizginlemeye çalıştı. Bir taraftan da Sovyet Rusyanın daha fazla tahrik edilmemesine gayret gösterdi.
Bu durumda, Ruslara karşı savaşan ve sonunda esir düşüp kamplara tıkılan Türklerin feryatları,Türk kamuoyuna intikal ettirilmedi…Ölümün soğuk nefesini her an enselerinde hissederek feci âkibetlerini bekleyen Türklerin sesine kulak kabartan kimse görülmedi. Yine de, Rus takibinden kurtulup Türkiyeye sığınan mülteciler vardı.Bunlar milliyetlerine göre ayrı ayrı kamplarda toplandılar. Rus mülteciler,Orta Anadoludaki ; Türk mülteciler Ege bölgesindeki kamplara götürüldüler. Ancak Ruslar işin peşini bırakmıyor "vatan haini" saydıkları bu mültecilerin kendilerine teslimi için her yoklu deniyorlardı.Ankara üzerinde de ağır bir baskı politikası uyguluyorlardı.
Türkiye'yi yönetenler ismet inonu ve hukumeti,Avrupadaki kamplarda ölümü bekleyen Türk savaş esirleri ile meşgul olmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı. Rusları kızdırmamak,en uygun politika olarak benimseniyordu. Sonunda, Moskovanın baskılarına karşı konulamadı ve Türkiyeye sığınmış Türk esirlerin Ruslara teslim edilmesine karar verildi. Aynı günlerde savaşa hiç katılmamış küçük bir Avrupa ülkesi olan İsviçre ise,Rusların bütün baskılarına mertçe göğüs geriyor v e aralarında Türklerin de bulunduğu,kendisine sığınmış olan savaş esirlerini teslim etmiyordu. İsviçrenin gösterdiği bu direnişi Türkiye gösterememişti.
Türkiyeyi anayurtları olarak benimseyen Türk savaş esirleri,bir sabah kamplarından alınıp doğuya doğru yola çıkarıldı. Sayıları 1.500 kadardı.Kafile birkaç gün sonra Türk-Rus sınırına vardı. Sınıra gelmiş olan Rus görevliler,kafileden ayrılan gurupları birer birer teslim almaya başladılar. Bu guruplar,elleri-kolları bağlı olarak sınırın öte tarafına götürülüyor ve kafilenin geride kalanlarının gözleri önünde kurşuna diziliyordu…Kafilenin içinde Azerbaycan Birlik Meclisi Reis Muavini Enver Gaziyev de bulunuyordu. Enver Bey,ölümün artık gelip çatmış olduğunu görüyordu. Bir mektup yazmak için ricada bulundu. Bu mektubu okuyalım :
6.8.1945 Kardeşim Mehmed
Sarıkamıştan Karsa gelene kadar neler çektik Allah bilir. İntihara da bir türlü muvaffak olamadık. Şimdi Kartsan hududa doğru gidiyoruz. Bu yolculuk hayatımızın sonudur. Komiser Muavini Ali Rıza Bey,amcamızı iyi tanıyormuş,çok yazık ki onunla son saatlerde tanıştık,bir çare bulamadı. Azizim,Ali Bey ile bir saat,bir de yüsük gönderiyoruz. Bir gün bunları memlekette aileme,çocuğuma ulaştırırsın. Bir de benim,Almanyadan senin ünvanına gönderdiğim paranın kâğıdını . Şu bin markı değiştirmek ihtimali vardır. Âdemin para kâğıtlarını 1.şubeden talep edin. Eğer bu paraları almağa muvaffak olursan,o zaman Kılınd'a olan 50 lira borcumu vermeni rica ederim. Elveda kardeşim,elveda. Amcamın,teyzemin Valiye hanımın,Ziyad beyin gözlerinden öperiz. Son saatimizi onlara söyle. Kardeşlerimden ziyade sevdiğim Meryem Hanımı ve Fuad'ı benim ağzımla tekrar öpmeni rica ederim. Elveda kardeşim,gözlerinden tekrar öperim.
ENVER = ÂDEM
Azerbaycan Birlik Meclisi Muavini Bay Fuad Emircan'a,
Bütün gayretlerime rağmen vazifemi ifa edemedim. Reisimiz Fethali Beyin halen hayattya olduğunu bilmediğimden raporumu size arz ediyorum.
Hudut boyundayız. Hududun öte yanında teslim edilen kardeşlerimiz birer birer gözlerimizin önünde kurşuna diziliyorlar. Vazife başında ölmek bir şereftir. Politikaya kurban gittiğimizi biliyoruz. Yaşasın Türkiye,yaşasın Türk Birliği,yaşasın istikbal.
Azerbaycan Birliği Azası Enver Gaziyef
Teslim edilen Türklerin Ruslar tarafından teker teker kurşuna dizilişlerini yürekleri kan ağlayarak seyreden görevlilerimiz,ceplerinde bunlara benzer mektuplarla ve küçük hâtıra eşyalarla geri döndüler.
Gelecekte Türkiye'nin yönetimini ellerine alacak şuurlu Türk gençleri,bu utanç verici felâket tablosunu asla unutmayacak ve ondan gerekli dersi çıkaracaklardır.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Not: Aslı uzun olan bu yazıyı ORKUN Dergisinin 1998 yılı 1.sayısından bu günün gençlerine bir ibret dersi olarak kısaltarak aktardık.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #166 : 10 Kasım 2008, 20:22:33 » |
|
Ata'yı 12 yıl tahtada yatırdılar 10 Kasım 2008 Pazartesi 09:38 Atatürk için yapılması düşünülen Anıtkabir tam 12 yıl boyunca bir türlü inşa edilemedi. Sonrası yaşananlar ise tam bir rezaletti! Bugün Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün 70'inci yıldönümü. Binlerce insan Ata'sını anmak için Anıtkabir'e akın edecek. Yapımına karar verilen Anıtkabir'e 'ilk çivi' Atatürk'ün ölümünden tam 12 yıl sonra çakıldı.
Gerekçe ise halefi İsmet İnönü'nün ilgisizliğiydi. Atatürk'ün son başbakanı Celal Bayar'ın torunu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, birçok konuda olduğu gibi Anıtkabir'in inşasında da İnönü'nün ona karşı vefasız davrandığını belirtiyor.
Dedesinin hatıratından yola çıkarak, "Büyükbabamın ilk işi Anıtkabir'i bir an önce yaptırıp Atatürk'ü Etnografya Müzesi'nde bir tahta masanın üzerinde yatmaktan kurtarmaktı." diyen Naskali, buna rağmen Bayar'ın cezaevinden çıktıktan sonra Anıtkabir'i ziyaretine izin verilmediğini söylüyor.
Atatürk'ün defnedilmesi 15 yıl sürdü
Atatürk'ün 10 Kasım 1938 yılında vefat etmesinin ardından defnedilmesi 15 yıl sürdü. Bu süre içerisinde naaşı Ankara'da Etnografya Müzesi'nde bir masanın üzerinde bekletildi. Anıtkabir yapma kararı 6 Aralık 1938'de alınmış olmasına rağmen Rasattepe'deki kamulaştırma çalışmaları bir türlü bitirilemediği için anıtmezar inşaatına başlanamıyordu. 14 Mayıs 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti, hemen işe koyuldu.
Bayar'ın ilk gündem maddesi
Celal Bayar, cumhurbaşkanı seçildiğinin ilk haftasında Anıtkabir'in inşaatı konusunu ele aldı. Bayar, hatıratında bunu şöyle anlatıyor: "Bir defterim vardı, oraya günlük işlerimi not ederdim. Bu günlük notların ilk maddesini, daima Anıtkabir teşkil ederdi. Anıtkabir yapılıncaya ve o büyük eşsiz insan, ebedî istirahatgâhına terk olununcaya kadar not defterimin birinci maddesi değişmemiştir."
Bayar, ilk günlerde Anıtkabir'in inşa edileceği Rasattepe'ye gider, planları inceler ve ilgililerden bilgi alır. İşlerin ağır bir tempo ile yürütülmesinden rahatsız olarak hükümeti harekete geçirir. İnşaat hızlanırken Bayar zaman buldukça gider ve çalışmaları yerinde izler.
İnşa ettirdi ancak izin verilmedi
Anıtkabir'i inşa ettiren Bayar, Yassıada mahkemesinde önce idama mahkum edildi sonra ilerlemiş yaşı sebebiyle bu ceza müebbete çevrildi. 1961 yılında cezasını çekmek üzere Kayseri Cezaevi'ne gönderilen Bayar, burada yaklaşık 3 yıl kaldı. 1963'te alınan sağlık raporu üzerine tahliye edildi. Bayar, büyük bir konvoyla Ankara'ya geldi. Amacı Cebeci Mezarlığı'ndaki eşi Reşide Bayar'ı ve Anıtkabir'i ziyaret etmekti. Fakat Anıtkabir'i ziyaretine izin verilmedi.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #167 : 13 Kasım 2008, 22:28:02 » |
|
Aslında çok şeydir, Türk olmak.
En basta NE MUTLU TURKUM diyebilmektir!!!
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir. Türk olmak, Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak, faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığınca.Türk olmak, demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde. Türk olmak, lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır. Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için. Türk olmak, Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir. Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Arabaya koş**** ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir. Türk olmak,
Troya'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır. Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak. Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, Istanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.
Türk olmak,Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır. Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır. Türk olmak,
askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'vatan sağ olsun' demesidir.
Türk olmak, 'Türk çayında radyasyon olmaz' yalanları ile, 'gusül abdesti alana aids bulaşmaz' dolanları ile yaşamaktır. Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır. Türk olmak,
ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır
Türk olmak,
Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir. En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak,
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir.
Türk olmak, Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır. Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde... Hayatın sana verdiklerine 'nasip', vermediklerine 'kısmet' demektir.
Her işin 'hayırlısına' inanmaktır ve 'feleğe' küfretmektir ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir. Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir. Türk olmak,
mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak,
Buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak,
Sırtından saplanan her hançeri, her ihaneti ve ihanet edenleri, kardeşim demektir, anlamasalarda. Hep sabredendir.
Osmanli ile ovunebilmektir..
Türk olmak, En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Olecegini bile bile hucum emri ile kafasini siperden cikarabilmektir.
Muhammed ummeti ALLAH 'in kulu olabilmektir Zor iştir Türk olmak. Türk olmak, Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da bin yıl ayakta dik durabilmektir.
Ve...Daha nice bin yıllara meydan okumaktır...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 14 Kasım 2008, 00:58:42 Gönderen: Karalar »
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #168 : 16 Kasım 2008, 22:33:40 » |
|
SEVGI!!
80'ine merdiven dayamis yasli baba ile onu ziyarete gelen 45 yasinda ve saygin bir isi olan- oglu salonda oturuyorlardi.
Hal-hatirdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oglu susmus, ayrilmanin sinyalini vermisti.
O anda üzerinde oturduklari sedirin yanindaki pencerenin pervazina bir karga kondu.
Yasli baba kargaya gülümserek biraz baktiktan sonra ogluna sordu:
- Bu ne oglum?
Oglu saskin, cevapladi:
- O bir karga baba.
Yasli baba kargaya biraz daha baktiktan sonra yine sordu:
- Bu ne oglum?
Oglu daha da saskin, yine cevapladi:
- Baba, o bir karga
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle basini saga sola çeviriyor, basini yan yatiriyor, havaya bakiyor, sonra basini yine onlara çeviriyordu. Yasli baba üçüncü defa sordu:
- Bu ne?
Oglunun saskinligi sabirsizliga dönmüstü:
- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni isitmiyor musun ?!
Yasli baba dördüncü defa da sorunca oglunun sabri taþti ve sesini yükseltti:
- Baba bunu neden yapýyorsun?
Tam dört defadir onun ne oldugunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.
Sabrimi mi deniyorsun ?!
Babasi -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalkti,
içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.
Bu bir hâtira defteriydi.
Oturdu, sayfalarini karistirdi ve aradigini buldu.
Sevgiyle gülümseye devam ederek
sayfasi açik bir vaziyette defteri ogluna uzatti ve o sayfayi okumasini söyledi:
'Bugün 3 yasindaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanibasimizdaki pencerenin pervazina bir karga kondu.
Oglum tam 23 defa onun ne oldugunu sordu.
23 sorusunda da ona sevgiyle sarilarak,
onun bir karga olduðunu söyledim.
Rahatsiz olmak mi? Hayir! Onun sorusunu masumca tekrar edisi içimi sevgiyle doldurdu...'
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #169 : 05 Ocak 2009, 21:54:28 » |
|
HASAN ONBASI...
Peki Hasan Onbaşı kim ve Kudüs başlığa niye girdi derseniz, arzedeyim: Karadeniz Gazetesinden değerli ve duyarlı kardeşimiz Osman Diyadin bir yazısında, merhum tarihçi İlhan Bardakçı’nın anılarından aktarmıştı, defalarca okuyup bir kenara kaldırmıştım. Şimdi aynen aktarıyorum, görelim ki adam gibi adam nasıl olurmuş? Vatana sadakat, millete sadakat ne demekmiş:
MEVKİ: Kudüs. Mekân: Mescidül Aksa. Tarih: 21 Mayıs 1972. Ben ve gazeteci arkadaşım Rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımıyla bu mübarek makamı dolaşıyoruz .
Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescidül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mir’ac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır.
Sekiz–on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız. O’nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy! İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?... Hayır, kaput, pardesü veya kaftan... Değil. Öyle bir şey, işte. Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik dikilmiş. Yüzüne baktım da ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi! Yüzbinlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı... Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız, İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem,” diye cevap verdi. “Bir meczub işte. Ben bildim bileli burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz, kimseye bakmaz, kimseyi görmez.” KAN MI ÇEKTİ NEDİR? Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. “Selâmünaleyküm baba” dedim.
Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi: – Aleykümüsselâm oğul... Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm... – Kimsin sen baba? dedim. Anlattı ki ben de size anlatacağım. Ama evvelâ biliniz. O canım devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Tarih 9 Aralık 1917. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor; devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz. Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım. – Ben, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden... dedi. Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı: – Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım... Yarabbi! Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi... Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: – Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim edem mi? – Elbette, dedim, buyur hele... Konuştu: – Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (Öp). Ona de ki... Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi: – O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki: “l1. Makinalı Takım Komutanı Iğdır’lı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım...” Öyle yazdım. Sonra yine dinledi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti. Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere başvermiş bir ulu selvi idi! Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk. Bilmem şu an ne yapıyorsunuz sevgili dostlar? Ben sizlere, Onbaşı Hasan’ı takdim ederim.
not:YILLAR SONRA
Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV’de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk... sanırım daha önce yazmıştım bunu , hazır gündem israil iken!!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #170 : 07 Ocak 2009, 19:15:00 » |
|
Metrodaki kemancı...
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlarancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı... Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi... Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Ali İhsan Çiçek
Aliçerçili
Offline
Mesaj Sayısı: 404
|
 |
« Yanıtla #171 : 07 Ocak 2009, 22:52:39 » |
|
Yarbay Hasan Bey’in şehadeti
Fransız ölüleri arasında bir kıpırdama bir hareket gördü, oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir fransız neferinin üzerine eğildi. Omuzundan tutarak çevirdi. O anda fıransız ani bir hareketle elinde tutuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Alay komutanı gafil avlanmıştı.
"Ahhh" diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş işten geçmişti. Yarbay Hasan Bey’in göğsü kan içindeydi . Yüzü soldu "Allah şahidim olsun ki fransıza kötü bir niyetle yaklaşmadım." dediği duyuldu.
Alay imamı başında Kuran okumaya başladı. Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birden bire imam efendi "La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim duasını 33 kere okuyunuz" dedi. Alah komutanı azimle duayı kendiside tekar etti ve sonra "Beni ayağa kaldırınız." dedi. Tabur komutanları koltukaltlarından tutarak ayağa kaldırdılar, birden; "La ilahe illallah muhammedun resulullah" dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti, yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle "Niçin zahmet buyurdunuz ya resulullah" derken ruhunu teslim etti.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Ali İhsan Çiçek
Aliçerçili
Offline
Mesaj Sayısı: 404
|
 |
« Yanıtla #172 : 07 Ocak 2009, 23:11:01 » |
|
Maden kömürü maden kömürü deler .Nedir bu maden kömürü?Kara bir taş elbette.Fakat bu kara taş bir memlekete yiyecek kadar et kadar gerekli.Bir zamanlar trenler,vapurlar,fabrikalr hep maden kömürü ile işlerdi. Bundan uzun yıllar önce Türkiyede maden kömürü varmı yokmu bunu bilen yokmuş.Yabancı ülkelere para ödeyerek msden kömürü alıyorduk.Bizde maden kömürünü ilk defa Uzun Mehmet adında bir genç buldu.Böylece o zor yıllarda ülkemize büyük hizmet yapmış oldu.Uzun Mehmet,zonguldaklı bir köylü çocuğu idi.Asker olunca istanbul'a aslerlik yapmaya gitti.Orada deniz eri olarak askerlik yaptı.Maden kömürünü ilk defa asker ocağında gördü maden kömürünün ne kadar önemli olduğunuda burada öğrendi. Günler gelip geçti Uzun Mehmet askerliğinin sonuna geldi.Son gün erler toplandılar.Bölük komutanı,elinde bir kaç parça maden kömürüyle geldi: -Arkadaşlar bunun maden kömürü olduğunu asker ocağında öğrendiniz.Maden kömürünün ülkemiz için ne kadar önemli olduğunuda biliyorsunuz.Biz bunları yabancı ülkelerden parayla alıyoruz.Türkiye'de maden kömürü varmı,yokmu bilmiyoruz.Belki var,belki yok varsa bulmak lazım.Onu bulmak ülkemize büyük hizmet olacak.Gittiğiniz köyde,dağda,derede her yerde maden kömürü arayın arkadaşlar,dedi.Her ere bir parça kömür verdi. Mehmet'de bir parça kömür aldı.Uzun Mehmet,aldığı maden kömürünü bir poşete koyup,yola çıktı.Bir kaç gün sorna köyüne vardı.Anası onu görünce çok sevindi.Ana,oğul uzun uzun konuştular.Hergün mehmet dışarı çıktı en sonunda kara bir yerle karılaştı maden kömürü yatağıydı burası çok sevindi komutanına haber verdi komutanı mehmet'e 50 dolar verdi,ayda 6 altım maaş bağladı.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #173 : 18 Ocak 2009, 20:58:38 » |
|
Kabağın Sahibi Vardır Elbet!
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.. . Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır. - Vur usturayı berber efendi, der. Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak: - Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.' Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: - Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: - Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle... Ama hayat da böyle... Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına yapışanlar anlayacaklardır …….
Gününüz , ömrünüz güzel olsun……..
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #174 : 22 Ocak 2009, 13:51:44 » |
|
Hayat dedigin 1 cay , Insan ise sadece 1 seker Karistirdikca hayattan tat aldigini Sanirsin.. Oysaki; Hayatin seni erittigini cay bitince Anlarsın
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #175 : 24 Ocak 2009, 20:09:40 » |
|
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalısan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir ve parmagını uzatır ama akrep onu sokar.
Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.
Yakınlardaki baska birisi ona, onu sürekli sokmaya çalısan akrebi kurtarmaya çalısmaktan vazgeçmesini söyler.
Ama Hintli adam şöyle der: 'Sokmak akrebin doğasında vardir. Benim dogamda ise sevmek var.
Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?'
Sevmekten vazgeçmeyin. İyiliginizden vazgeçmeyin.
Etrafınızdaki insanlar sizi soksalar da…
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Esmahan Oğuz Erdal
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 139
|
 |
« Yanıtla #176 : 24 Ocak 2009, 22:13:07 » |
|
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalısan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir ve parmagını uzatır ama akrep onu sokar.
Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.
Yakınlardaki baska birisi ona, onu sürekli sokmaya çalısan akrebi kurtarmaya çalısmaktan vazgeçmesini söyler.
Ama Hintli adam şöyle der: 'Sokmak akrebin doğasında vardir. Benim dogamda ise sevmek var.
Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?'
Sevmekten vazgeçmeyin. İyiliginizden vazgeçmeyin.
Etrafınızdaki insanlar sizi soksalar da…
Ne güzel sözler,üstelikte bu günlerde birbirimizi sevmemizlazım.yüce ALLAH (cc)nebuyurmş.müslüman önce kardeşiiçin dilemedkçe tam iman etmş sayılmaz.
|
|
|
|
|
Logged
|
- Okuyarak anlayamazsın hiçbir zaman "Hayat" denen o defteri.. Kaybedince anlar insanoğlu elinde tuttuğu o Kıymeti..!
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #177 : 05 Şubat 2009, 00:01:06 » |
|
MERCEDES
Bu bir hikâye, ya da şehir efsanesi değil.
Yaşanmış bir olayın kahramanından dinlediğim gerçek bir anı. İster inanın, ister inanmayın cinsinden. Hele bir de son yıllarda satın aldığınız lüks bir Mercedes sahibiyseniz bence bu yazıyı iki kere okumanızda fayda var. Günümüz zenginliğinin simge markası Mercedes otomobillerinin sağlamlığını, dayanıklılığını bilmeyen yoktur. Başbakan Tayip Erdoğan'ın Ankara'da bir hastane bahçesi içerisinde yaşadığı rahatsızlığın ardından meydana gelen ve balyozlu kurtarma operasyonu daha hafızalardaki yerini koruyor. Aralarında babaları oldukça nüfuzlu kişiler olan, hatta bir bankanın en üst düzey yöneticilerinden birinin de oğlunun bulunduğu dört genç, geçtiğimiz yılın yaz ayında İstanbul Anadolu yakasından babalarının yeni aldığı otomobille E-5 üzerinden Tekirdağ'a doğru yola çıkarlar. Amacı olmayan bir gezintidir bu. Dört arkadaş Silivri'yi de geçtikten sonra hava kararmaya başlayınca uygun bir yerden geri dönmek isterler. Silivri'den 40-50 km sonra bir sapaktan geri dönerler. Oto yoldan çıkan gençlerden biri rahatsızlanır. Otomobil yolun kenarına çekilir, arkadaşlarına temiz hava aldıran gençler tarlaların kenarında bir süre yürüdükten sonra geri dönerler. Arabayı kullanan genç, anahtarı düşürdüğünü fark ettiğinde arabanın otomatik kilitlerinin kapıyı adeta bir kaleye çevirdiğini anlar. Dört genç yürüdükleri yol kenarında girdikleri tarla çizileri arasında Mercedes'in anahtarını aramaya başlar. Cep telefonlarının cılız ışıkları ile yarım saatten fazla süren aramanın ardından anahtar bulunmaz. Bir çekiciye yükleyip arabayı Anadolu yakasına evin önüne getirmeyi düşünürler önce, ama arabayı babasından izinsiz aldığını söyleyen genç bunu kabul etmez. Babasının haberi olacağı ve kendisine kızacağı endişesiyle iyice paniğe kapılır. Gençlerden biri, cep telefonundan Mercedes'in İstanbul'daki temsilcisine ulaşır. Kendini ve aracın yanında bulunan arkadaşlarını tanıtır. Kendilerine bir servis aracı yollanmasını isteyen genç, bu konuda olumsuz yanıt alır. Ama ısrarlı çıkış ve siyasi bir nüfuzun varlığının hissettirilmesi kısa sürede sonuç verir. Mercedes'in Türkiye ofisinde etkili bir isim, Silivri yakınlarında gecenin karanlığında bir otomobilin etrafında dolaşan gençlere umut olur. Kendilerini arayan Mercedes yetkilisi önce gençlere kullandıkları araçla ilgili bilinmesi gereken özel bilgiler sorar. Aracın kime ait olduğu, plakası, araç sahibinin ev iş teli ve adresleri gibi güvenlikle ilgili bir takım sorular yöneltilir. Bu bilgilerin doğruluğunun teyit edilmesinin ardından, yönetici başka bir telefonla Almanca görüşmelere başlar. Mercedes yetkilisi, gençlerin en önemli müşterilerinden birinin oğlu olduğunu telefonda konuştuğu kişiye anlatmaktadır. Mercedes'teki telefon trafiği devam ederken gençler mahsur kaldıkları köy yolunda eve dönüşte babalarına ne diyeceklerini düşünürken, yetkili aracı kimin kullandığını sorar. Otomobil sahibinin oğlu kendisinin kullandığını söyler. -Şu anda bulunduğunuz yerden oturduğunuz ev ya da park edeceğiniz yere ne kadar sürede ulaşabilirsiniz. -2 saat 10 ya da 15 dakika içerisindeBu sırada Almanya'daki yetkili Türkiye'de konuştuğu yöneticiye talimatları iletir. -Sürücü otomobilin yanına gelsin. Gençler zaten otomobilin yanındadır. Beş on sanaye sonra önce otomobilin iç lambası kendiliğinden yanar. Ardından Park lambaları, sonra motor çalışır. Ardından kapıların kilidi açılır. Telefondan ikinci talimat gelir. -Sürücü otomobile binsin. Otomobili kullanan genç ve arkadaşları şaşkınlık içinde otomobile biner. Direksiyonun kilitli olduğunu fark eder. Bu sorun da 30 saniye sonra giderilir. Telefondan son talimat gelir. -Aracın en son park edildiği yere ulaşması için size 2 saat 20 dakika izin verildi. Araç 2 saat 20 dakika sonra yeniden stop ettirilecek ve kapıları kilitlenerek emniyet altına alınacak. Geçmiş olsun iyi yolculuklar. Otomobilin sürücü koltuğuna oturan genç ve arkadaşları şoke olmuş durumdadır. O köy yolundan keskin bir U dönüşü yaparak istenilen süre içinde İstanbul'da Anadolu yakasındaki evin önüne ulaşmayı başarırlar. Gençler sözü edilen saat ve dakikanın dolmasını beklerler aracın yanında. Araç motoru durdurulur ve kapılar kilitlenir. Yedek anahtarın bile kullanımı iptal edilirken şirket araç sahibine bir sonraki gün yeni anahtarını ulaştırır. Bu olayı anlatan arkadaşım aracın içinde bulunanlardan biridir. O yaşadıklarını anlatırken başta Susurluk kazası olmak üzere, bütün Alman malı BMW ve Mercedes marka otomobillerin karıştığı olaylar ve Türkiye'de çok tartışılan kazalar aklıma geldi. Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu, Bakan Adnan Kahveci ve Mustafa Taşar gibi nice değerlerimizin birbiri ardına yollarda kaybettiğimizi düşündüm. İçim sızladı. Bakanlarımızın, milletvekillerimizi n bindiği güvenlik açısından 'Kale' olarak nitelendirilen son model lüks otomobillerin aslında tepemizde dolaşıp duran bir uydunun kör bir frekansında yol aldığını düşündüm. Parasını bastırıp satın aldığı otomobilin kontak anahtarının bir nevi mülkiyet sembolü olduğu ülkemizde, binlerce lüks aracın asıl sahibinin hâlâ üretici şirket olduğunu hissetmek içimi burktu. Aynı araçlar uzaktan böylesine kontrol edilebiliyorsa, neden içindeki konuşmalar dinlenmesin, ürettiği sattığı aracı kontrol edebilen güç, içindeki kişilerin konuşmalarını dinlemeyecek kadar aptal olamaz diye düşündüm ve ürperdim.
ALINTIDIR: Mehmet KOCA
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Furkan Kavalci
Aliçerçili
Offline
Sülale: Karalar
Mesaj Sayısı: 161
|
 |
« Yanıtla #178 : 05 Şubat 2009, 00:08:19 » |
|
Dedim: Çok yalnızım. Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186 www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim. Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
www.mukarrebin.blogcu.com Dedim: Buda senin yardımını ister Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22 www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim. Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım? Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104. www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı. Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3. www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?! Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.
www.mukarrebin.blogcu.com Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın? Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.
Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum. Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim. Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim? Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Karalar
Aliçerçili
Offline
Sülale: karalar
Mesaj Sayısı: 1321
|
 |
« Yanıtla #179 : 05 Şubat 2009, 19:38:28 » |
|
Dedim: Çok yalnızım. Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186 www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim. Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
www.mukarrebin.blogcu.com Dedim: Buda senin yardımını ister Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22 www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim. Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım? Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104. www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı. Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3. www.mukarrebin.blogcu.com
Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?! Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.
www.mukarrebin.blogcu.com Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın? Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.
Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum. Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim. Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim? Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum. çok güzel paylaşım için şükranlar.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|