18 Nisan 2026, 13:15:00 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Bağlantılar Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: Aktüel  (Okunma Sayısı 5512 defa)
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« : 21 Mart 2009, 20:51:26 »

Gelse o Nazım toprağın en güzel yerine...

Mezarının başına vardığımda aklımdan geçen soru şöyleydi:
"Ben şimdi bir vatan haininin mezarını ziyaret edip,toprağının üzerine birgül bırakıyorum,öylemi?"
Sonra arkadaşlarımızdan birisi onun mısralarından okumaya başladı.Yanımda Oral Çalışlar da vardı.Mısralar mezarının üzerinde dalgalanmaya başlayınca onun gözlerine baktım.Duygulanmıştı.
Şiir

"Toprak sıcak ve güzeldir
 Ve toprağın en güzel yüzü
 memleketimdir benim"

diye bitti.

O an aklımdan geçenleri kendime saklamamın bir anlamı yoktu:
Toprak ve vatan sevgisini böylesine güzel kelimelere dökebilen birisinin vatan haini olması mümkün değildi.Böyle bir adam olsa olsa rejim muhalifi olur.

Ne  demek vatan haini? Kim belirliyor bu kavrama yüklenen manayı? Bir vatan haininin vatan sathında bu kadar seveni olabilirmiydi? İşte bu noktada nedendir Mina Urgan'ın"Bir Dinazorun Anıları"kitabında anlattığı şu sahne gözümün önüne gelir gibi oldu:

1950'deNazım'ı hapisten ve açlık grevinde ölmekten kurtarma kampanyası başlamıştı. Bu amaçla düzenlenen toplantıya katılanlar bir bir mahkeme edilip tutuklanmaya başladılar. Bunlardan birisi de şairin yıllarca yattığı Bursa Cezaevi'nin müdürü Tahsin Bey'inkızı Şehnaz Akıncı'ydı.Yargıç ona "Neden toplantıya katıldın?"diye sorunca Şehnaz"Nazım Hikmet yurtsever bir şairde ondan"dedi.

Yargıç sanıkla alay edercesine "Kızım bunu da nerden çıkardın acaba?"diye sordu. Şehnaz,yirmi yaşının çın çın çınlayan sesiyle"Memleketim"şiirini başından sonuna ezbere okudu.İlk kez duydukları bu şiir mahkeme heyetini de,dinleyicileri de derin bir sessizliğe gömdü."

O gidişim Moskova'ya ikinci gidişimdi. İlk olarak Mesut Yılmaz ve etrafındaki eski solcularla,Cavit Kavak'la birlikte gitmiştim.O zaman onlar   Nazım Hikmet'in mezarını ziyaret etmişler, fakat ben bu ziyarete katılamamıştım. İkinci gidişimde nasip oldu,bu toprağın yetiştirdiği en büyük şairlerinden birisiyle tanışmak.

Bu durumu ben rahmetli gazeteci Yavuz Gökmen'in Necip Fazıl'la tanışmasına benzettim.Gökmen'de eski bir solcuydu,yıllarca solcu şairlerden,yazarlardan başka okuduğu kimse pek olmamıştı.Ta ki Turgut Özal gelip insanların keskinliklerini törpüleyene kadar.Yavuz Gökmen'in ölmeden önce yazdığı son yazısı Necip Fazıl'ın bir şiiri ile başlıyordu.

Bu zamana kadar hep statükonun yönlendirmesiyle bakıldı olaylara.Nazım Hikmet Rusya'ya kaçtıya "vatanhaini." Sağ onun hakkında yıllarca "Bir vatan haini"olmasının ötesinde bir şey bilmedi.Şiirlerini okumadı.Hissetetiklerini hissetmedi.
Aynı şey sol içinde geçerliydi.Necip Fazıl'ı statükonun ona yüklediği sıfatla andılar.Mürteci.

Nazım Hikmet kaçtı gitti.Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti kaçmadılar. Fakat cezaevlerinde işkencegördüler, yıllarını hücrelerde geçirdiler.

Bir uçta vatan haini, bir uçta mürteci. Ne kadarda subjektif kavramlar bunlar. İnsanları bu sıfatlarla suçlayabilmek bu kadar da kolay olmasa gerek.Çünkü sağcısı da,solcusu da"ülkesinin duvarlarına kahrolsun..yazacak kadar vatanseverdir..."
Dünyayı kasıp kavuran ideolojilerden devletlerde etkileniyor,insanların etkilenmemesi mümkün mü?

Almanya'da Nazizm  rüzgarı hüküm sürereken Türkiye'de kamu kurumlarınada "Yahudi düşmanlığı" baş göstermişti. Korkmaz Alemdar'ın araştırmalarına göre o yıllarda Anadolu Ajansında çalışan 20nin üzerinde Musevi tercüman "Musevi oldukları için"
işlerinden atılmıştı.

Birileri bizim adımıza karar vermekten vazgeçtiğinde bu ülkede herkes rahatlayacak.Birisi bizim adımıza "Bu mürteci, bu vatan haini" demediği gün... Nazım Hikmet'in mezarı Türkiye'ye getirilecek.

Onun kemikleri "Toprağın en güzel yerine getirilmeli. Ruhu bu topraklarda,kemikleri Moskova'da bir şairden özür dilemenin başka bir yoluda yok.

Yoksa bu rejim,muhaliflerinin mezarından dahi korkacak kadar zaaf üzere mi?

Nuh Gönültaş /1997
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #1 : 24 Mart 2009, 17:44:27 »

Alternatif Sizsiniz...

"Aklın yolu birdir." çok taraftar bulan bir ifadedir. Akla yatkın bir çözüm varsa, akıllı insanlar bu görüşte elbette birleşebilirler. Ancak bir problemin çözümünde akla yatkın sayısız çözüm olabilir.

Akla yatkın olmayan, akla yatkın tek bir çözüm olduğu fikridir. Çünkü akıllı biri bir problemi çözmek için çok değişik yöntemler bulabilir. Aklı zayıf biri ise, problemi çözen belki bir yol bulabilir ya da hiçbir yol bulamaz. Öyleyse bir probleme birden fazla çözüm yolu bulmak aklın yoludur.

Bir fikir çok tehlikeli olabilir; özellikle aklınızda sadece bir fikir varsa. Eğer o fikir yanlış fikirse; size bir sürü şey kaybettirir. Doğru fikre, fikirler arasında değerlendirme yapılarak ulaşılır.

Bir mağazaya gittik bir kazak alacağız. Satıcı bize seçimimizde özgür olduğumuzu, istediğimiz kazağı alabileceğimizi söyledi. Ancak mağazadaki kazakların hepsi birbirinin aynı. Rengi, deseni, örgüsü, her şeyi aynı. Gerçek anlamda seçebileceğimiz bir kazak yok; çünkü tüm kazaklar aynı. Seçim yapabilmek için seçeneklerin olması gerekiyor. Özgürlük, seçenekler varsa vardır. Seçeneklerin olmadığı yerde özgürlük yoktur.

Seçenekler ya da alternatifler olmadan özgür olamayız. Bizi ise diğer insanlar değil, düşünmemek, yaratıcı olmamak seçeneksiz bırakır. Herkes kendi yaşamındaki problemlere birden fazla çözüm alternatifi geliştirmelidir. Aksi takdirde bu problemi çözme konusunda özgür değillerdir. Alternatif geliştirme, özgür bir aklın işlevidir. Zihnine zincirler konmuş birisinin aklına yeni fikir, yeni seçenek gelmez.

Zihinlere zincirler, genellemeler yoluyla konulur. Bir işi yapmanın tek bir yolu olduğuna inanmış birisi, yeni bir yol aramaz. Bildiği o yola mahkum olur.

Farklı yolların olduğunu düşünebilenler değişik insanlarla tanışan, değişik deneyimlerden geçen insanlardır. Sıra dışı insanlarla tanışan, konuşan, sıra dışı sporlar yapan, sıra dışı yerlere seyahat eden, sıra dışı kitaplar okuyan ve sıra dışı işler yapan insanların kafaları yeni düşüncelere açılır.

Akıl paraşüte benzer; ikisi de açık olduğunda işe yarar. Aklı açık tutabilmek için önyargıları bir kenara koymak, genellemeleri sorgulamak gerekir. Örneğin; açık bir paraşüt koşarken işe yaramaz; insanı durdurur. Açık bir akıl da her zaman işe yaramaz. Akıl açıkken insan uyuyamaz.

Alternatiflerle düşünmeye alışmış bir kafa, her sorunda kendisine birçok çıkar yol bulacaktır. Çalışan bir kafayı kimse durduramaz.


Alıntıdır.
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #2 : 15 Temmuz 2009, 16:14:43 »

İlim ve ideoloji
   
Nüfus, milletlerin hayatında çok önemlidir; ama ilim kadar hiçbir şey kaderlerinde etkili değildir; adeta varlıklarının nabzı ilimlerde atar.

Ömrü, gücü sınırlı bir yaratık olan insanın kendisiyle mukayese edilemeyecek kadar büyük işler görmesi, yere göğe hükmetmesi ilim sayesindedir. İnsanın kudreti, refahı, sıhhati, hatta şahsiyeti ilimle çok yakından ilgilidir.

Fakat ilim dinle bağını koparırsa büyük felaketlere yol açar.

Alim yeterli vicdana sahip değilse, nasıl canavarlıklara sebep olduğuna Hiroşima ve Nagazaki'de şahit olduk. Bir günahsızı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir gerçeğine inanan, böyle bir cinayeti işleyecek silahı nasıl yapar!

İlim ve din kopukluğu sadece insanlığın facialarına sebep olmaz; cemiyeti kahredici felaketlere sürükler. Mesela kitleleri yönlendiren bir Fransız aydını L. Blum'un kız kardeşle evlenmede zarar görmemesi, onun ilminin, kız kardeşle eşi ayırmayan fizyolojiye dayanmasından ileri geldiği şüphesizdir. Evet, fizyoloji ilmine göre eş ile kız kardeş aynı özelliklere sahiptirler; ama bu, bütün moral değerleri dinamitleyecek, cemiyeti yok edecek bir olaydır.

Kaldı ki daha sonraları yakın evliliklerin ne problemler doğurduğunu da ilim ispat etmiştir. İnananlar için din hikmetlere dayanır; ilim geliştikçe bazı hikmetlerin sebeplerinin gün ışığına çıktığını burada da görüyoruz.

Toplum içinde dayanışmayı ilim sağlamaz; ilmi araştırma genellikle tek kişinin işidir. Böylece ilim insanları tek kalma psikolojisine alışırlar. Ayrıca meslek hırslarının, meslek sınıflarının doğması cemiyetteki bağları gevşetir. Bu durumda kalabalıklar içinde fertlerin atomize olması çeşitli sıkıntıları doğurur. Burada da panzehir olarak maneviyat karşımıza çıkmaktadır.

Din bizde vicdan oluşturur; vicdan bize başkasını düşündürür; ilim beynimizi güçlendirir; beyin bize kendimizi düşündürür. Beyni güçlü bir insan, vicdandan yoksun olursa, onun kadar cemiyete bir domuz zarar verebilir mi ?

Toplumların ızdırapları idealistleri doğurur; bunlar kendilerini unutur; toplumun kaderiyle kendi kaderlerini bir görürler. Son dönemlerde mazlum milletlerden ne idealistler çıktı; fakat gerekli ilmi donanıma sahip olmadıklarından hareketleri hüsranla sonuçlandı.

İdealist bir insan faydalı olmak için nereden başlayacağını, neler yapacağını gayet iyi bilmelidir. Bu da ilimle mümkündür. İlim yalnız yol göstermekle kalmaz; idealistin ideolojik kapana düşmesini de önler. İdeolojik idrak her şeyi çözdüğüne inanır; yeter ki beynindekileri olaylara tatbik edebilsin. Birkaç slogan, birkaç düsturla ortalığın güllük gülistanlığa dönüşeceğinden şüphesi yoktur.

İlmi beyin sahibi ise kafasındaki çözümlerle olayların üzerine gitmez; onun idrakinde sadece metot vardır. Hayatın sonsuz boyutlu ve çok karmaşık olduğunun farkındadır; olayları analiz eder; çözümlerine dair teşhisler koyar.

İdeoloji sadece ilmin düşmanı değildir; idealin de düşmanıdır. İdeal ızdıraptan doğan çığlıklardır; ideoloji ise o çığlıkları kendi doğruları için köleleştirir. İdealizm her şeyini vermektir; ideoloji ise bir kapandır; içine aldığı insanın alternatiflerini sınırlar; mahiyetine göre akıl dahil bütün imkânlarını elinden alır.

Bir cemiyet için idealistler ne kadar hayat verici iseler, ideolojik tipler de o derecede yok edicidirler.

Alıntıdır.

   

Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #3 : 29 Ağustos 2009, 18:46:11 »

Bunca gündür sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum:

Yoksa onlar can değil miydi?


Günlerdir sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum.   

Öncelikle muhalefete sesleniyorum.
Baykal’la Bahçeli’ye sesleniyorum.
Yoksa onlar can değil miydi?

İktidara sesleniyorum.
Başbakan Erdoğan’a, Savunma Bakanı Gönül’e sesleniyorum.
Askere sesleniyorum.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’a sesleniyorum.
Neden sesiniz çıkmıyor?..
Yoksa onlar can değil miydi?
Onların ana babaları yok mu?

Birazcık vicdanı olan herkese sesleniyorum.
Neden susuyorsunuz?
Hepsi can değil miydi?
Yoksa ben mi yanılıyorum?
Komutan, ceza olarak, pimi çekilmiş el bombasını tutuşturuyor askerin eline...
Bomba elinde patlıyor.
Ve dört asker ölüyor.

Tarih 17 Ağustos 2009.
Kaza diye açıklama yapılıyor, şehit diye toprağa veriliyor dört asker.
Oysa kaza değil.
Kaza olmadığını, aradan dokuz gün geçtikten sonra Taraf gazetesinin manşetinde patlayan haberden öğreniyor Türkiye. Ancak o zaman tutuklanıyor komutan...
Ve Genelkurmay’dan bir açıklama ancak dün akşam üstü geliyor.
Bir haber daha var.
O da Taraf’ta çıktı.

Üç ay önce, 27 Mayıs’ta Güneydoğu’daki bir yerde mayın patlıyor, 6 asker şehit oluyor, açıklama PKK mayını diye geliyor. Büyük bir cenaze töreni düzenleniyor. Başbakan, DTP Genel Başkanı’yla randevusunu iptal ediyor.

Gerçekten PKK mayını mı?..

İlgili iki komutan arasında internete düşen telefon görüşmesi, eğer doğruysa, patlayan mayın PKK mayını değil. Altı erin ölümüne yol açan mayın, koruma amaçlı olarak bizzat asker tarafından döşenmiş.
Komutanların kendi aralarındaki telefon görüşmesinden çıkan gerçek bu, öyle mi?
Bir başka deyişle:
PKK değil, eğitim zayiatı mı?..

Evet, günlerdir sesi sedası çıkmayan herkese seslenmek istiyorum.
En başta da Baykal’la Bahçeli’ye..
Neden sesiniz çıkmıyor?..
Ölenler can değil miydi?
Bu önemsiz bir olay mı?

Orgeneral Başbuğ’a sesleniyorum:
‘Güçlü ordu’ böyle mi olur?
Savunma Bakanı’na sesleniyorum:
Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki ‘eğitim zayiatı’ konusuna el atmayı düşünüyor musunuz?
Başbakan Erdoğan’a sesleniyorum:
Asker sorgulanmayacak mı?
Asker tabu mu?
Asker, üstüne vazife olmadığı halde her gün siyaset kurumunun işine karışacak, ama siyaset kurumu, siyasetçiler askerin yanlışlarına sessiz kalmaya devam edecekler?
Siyasetçi askere mi tabi?
Yoksa tersi mi?..

Hatırlasanıza:
Daha bir kaç ay önce Yunanistan’da çok konuşan bir Genelkurmay Başkanı bir anda emekliye sevkedildi hükümet tarafından...
Gerçek demokrasi budur.

Canlar ölecek, hesabı verilmeyecek!
Böyle demokrasi olur mu?
Böyle hukuk devleti olur mu?
Sonra da mikrofonların karşısına geçilip bilgiçlik taslanacak, eski deyişle malumatfuruşluk yapılacak, “Güçlü ordu, güçlü Türkiye!” diye fetvalar verilecek!
Hadi canım sen de!

Önce ana babalar, askere gönderdikleri çocuklarının nasıl öldüklerini öğrenebilsinler.
Yapılacak ilk iş budur.
Genelkurmay’da dün yapılan haftalık basını bilgilendirme toplantısında ölümlerle ilgili sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum:

Nerelerdesiniz?
Yoksa onlar can değil miydi?..
Anaları babaları yok muydu?..

Ne yazık!
Ne zor bir ülkede yaşıyoruz.
 
29 Ağustos 2009/ Hasan Cemal

****
Not:
1970'li yıllarda eğitim zayiyatı denilerek hayatının baharında şehit olan amcamın oğlu İbrahim Baykan'ın anısına...
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #4 : 13 Eylül 2009, 15:41:18 »

Darağacında son vasiyet:

Eliniz silah değil, kalem tutsun!..
     
Takvim yaprakları 12 Eylül 1980'i gösterirken, tank paletleri Türk demokrasisini silindir gibi ezdi. Geride kan, gözyaşı ve bugüne dek çözülemeyen pek çok sorun kaldı. Hem milliyetçi camia hem sol kesim darbeden büyük yaralar alarak çıktı.

Darbe öncesi sokaklarda yaşanan ve kardeşin kardeşi vurduğu çatışmaları, askerî müdahale sonrası bu kez de idamlar izledi.

Darbeyle birlikte 18 yaşında cezaevine giren ülkücü Halil Esendağ bu isimlerden biriydi. Adı bazı cinayetlere karışmış ve 1983'te cunta yönetimi tarafından idam edilmişti. Kardeşi Arif Esendağ, yıllar sonra ağabeyinin ölmeden önceki son vasiyetini açıkladı.
 
Ağabeyinin, cezaevine girdikten sonra büyük bir olgunlaşma dönemi geçirdiğini anlatan Arif Esendağ, "Bize son vasiyeti, 'Okuyun, eliniz silah değil kalem tutsun' oldu." diyor. Bu vasiyeti yerine getiren Esendağ, üniversiteyi bitirdi ve şu anda büyük bir bankada çalışıyor.

12 Eylül öncesi ölen karşıt görüşlü gençlerin hepsi için üzüldüğünü ve onları kayıp kuşak olarak değerlendirdiğini belirten Arif Esendağ, ağabeyi Halil Esendağ'ın infazından önce solcu gardiyanlarla da helalleştiğini anlatıyor.

Darbeyi Türk halkına oynanan bir oyun olarak nitelendirerek, "Akan kan bir günde bıçak gibi kesildi. Darbe ortamını hazırlayanlar darbeyi yapanlar aynı kişilerdi." görüşünü dile getiriyor.

18 yaşında yakalanan ve 21 yaşında Buca Cezaevi'nde idam edilen ağabeyinin yaşadığı değişimi,

"Hapiste bütün kaza namazlarını kıldı. Şiddetin çözüm olmadığını anlamıştı. Her gün Kur'an okuyordu. Ziyaretine gittiğimizde de bizi ölümüne alıştırıyordu." sözleriyle anlatıyor.

Alıntıdır
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #5 : 05 Ekim 2009, 15:01:52 »

'Son Osmanlı' ecdadını sonuna kadar savunmuştu
   
   
Merhum Osman Ertuğrul Efendi'nin cenaze töreni pek çok ilklere sahne oldu. Yanlış hatırlamıyorsam Yusuf İzzeddin Efendi'nin 1916'daki cenaze töreninden 93 yıl sonra ilk defa bir Şehzade'nin cenazesine böyle görkemli bir tören nasip oldu.

Oysa bir önceki hanedan Reisi Mehmed Orhan Efendi'nin 15 yıl önceki cenaze törenine katılanların sayısı, iki elin parmaklarını geçmiyordu.

Şimdi merhumun neden bu denli sevildiğinin sebeplerini anlamak için hayat ve görüşlerine doğru bir yolculuğa çıkacağız. Göreceksiniz ki, kendisi o asil tavrını koruyarak ve siyasete alet etmeden rejime en sert eleştirileri getirirken, ecdadının haklarını en muhkem bir şekilde savunabilen nadir hanedan üyelerindendi.

Aşağıda Zeynep Osman Hanımefendi'nin eşinin vefatına saatler kala fakirin sorularına verdiği cevapları bulacaksınız:

-"Zannediyorum şu an hayatta olup da Sultan Abdülhamid'i gören tek kişi Osman Efendi'dir. Onu nasıl anlatıyor?

-Dedesi hakkında kanaatleri nasıl?

-Abdülhamid'le çok iftihar eder, yaptıklarını ve siyasetini çok takdir eder, zamanının en büyük devlet adamlarından biri olarak görür ve "Osmanlı İmparatorluğu'nun 33 sene ayakta kalmasının tek sebebi büyükbabamın uzak görüşlü siyasetidir." der.

Gördüğünüz gibi Abdülhamid'i sonuna kadar savunmaya kararlı bir torun karşısındayız.

Osman Efendi bir de dedesi Sultan Abdülhamid'in 'Kızıl Sultan' olarak adlandırılmasını asla hazmedemezdi. Aslı Aydıntaşbaş'ın 22-23 Temmuz 2004'te "Sabah" gazetesinde yayınlanan söyleşisinde bu tavrını bükülmez bir iradeyle ortaya koymuştu. Osman Efendi, dedesinin adının Cumhuriyet döneminde "istibdat" ve "baskı"yla anılmasından fena halde rahatsızdır:

"Büyükbabam kadar karalanmış biri yoktur herhalde. Kızıl Sultan olarak Ermeniler tarafından binlerce kişiyi öldürmekle suçlandı. Oysa 33 yıllık iktidarında yalnız iki ölüm fermanı imzaladı. O da tahta ilk geldiğinde. Birilerini cezalandırmak istediğinde Avrupa'ya ya da sancaklara sürgüne gönderirdi. Çoğunlukla sürgüne giderken büyükelçi unvanıyla giderdi ya da vali veya bürokrat yapılırdı."

Aynı söyleşide Türkiye'nin "İslam blokunda lider" olmasını arzulayan da, "İslam dünyasının başına geçersek fevkalade olur..."Aynı söyleşiden öğreniyoruz ki, merhum, "Türkiye'nin global olarak aktif bir rol oynayabilmesi için öncelikle Osmanlı ve İslam geleneğiyle barışması gerektiğini düşünüyor"muş. Senelerdir söylemeye çalıştığımızın bundan daha veciz bir özetini bulabilir misiniz?

Aynı söyleşiden Osman Efendi'nin Vahdettin'in hain olmadığını savunduğunu da öğreniyoruz. Mesela demiş ki:

"Sultanlara vatan haini diyorlar. Ne Vahdettin, ne de Reşad vatan haini değildi. Hepsi ülkelerini sevdiler. İnsanlar Mustafa Kemal'i Samsun'a gönderenin Sultan Vahdettin olduğunu unutuyor. İstanbul işgal altındayken özel izni o aldı. Mustafa Kemal, Samsun'a hareket etmeden önce Dolmabahçe Sarayı'nda bir araya geldiler."

Aslı Aydıntaşbaş'ın Vahdettin'in İngiliz gemisiyle kaçtığını hatırlatması üzerine verdiği cevap ise birilerinin kulağına küpe olacak cinsten.

"Bir kere" diyor, "Fransız ve İngiliz gemilerinden başka gemi alınmıyordu İstanbul'a. İkincisi, aile çok önemli bir karar almak zorundaydı. Kalsaydı iç savaş çıkacaktı. Devrim taraftarları ve padişah taraftarları vardı. Sultan Vahdettin binlerce insanın yok olmasını önlemek için önemli bir karar verdi. Kalsaydı muhakkak saltanat taraftarları diğerleriyle savaşacaktı."

Bütün bunları merhumun cenazesindeki kalabalıklar biliyor muydu? Emin değilim. Ancak bu halkın bilgisine değil de "derin sezgisi"ne güvenmek gerektiğini en çok aydınlarımızın bilmesi gerekmez mi?
   
4 Eylül 2009
Alıntıdır.
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #6 : 28 Ekim 2009, 13:02:50 »

Toplumsal sorumluluk
   
Aklı olan herkes için sorumluluk söz konusudur; bu sorumluluk ailesine, yakınlarına karşı olmaktan başlar, toplumundan geçerek insanlığa kadar uzanır.

Maalesef o terbiyeyi yeterince aldığımızı söyleyemeyiz. Geçen gün modern bir çift yolda gidiyorlardı; seviyelerini belirtmek için de finoları yanlarındaydı; ama yedikleri çekirdeklerin kabuklarını yola atıyorlardı. Konu siyaset sahasına intikal edince, durum daha ciddi bir mahiyet arz eder. Arkadan gelen çöpçü her zaman kabukları süpüremez.

Hepimize sorumluluklar yükleyen tehlikeli bir dönemeçten geçiyoruz. Anneler ağlamasın, gül gibi evlatlarımızı mezara koymayalım, iç barışı sağlayalım, deniyor; bunlara kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Fakat terörden canı yanan binlerce insan var; hiçbir şey gidenin yerini doldurmaz; suçlunun cezasını çekmesi belki biraz teselli eder.

İç barış uğruna hukuk rafa kaldırılıyor, gözü yaşlı insanlardan fedakârlık isteniyor. Onlar vatan için bütün bu olanlara katlanırlarken, tetiği çekenler de zafer çığlıkları atmamalıdır. Hele bu işin goygoycuları Anadolu'daki kan davalarına gözlerini çevirmelidirler. Şöyle veya böyle bir cinayet işleyen kısa bir süre içeride yatıp çıkınca, yumurta topuklu kunduralarını geçirdiği ayaklarını üst üste atarak hapishanede öğrendiği bağlamayı ölenin yakınlarının karşısında tıngırdatmaya başlayınca, kan davasının tohumunu ekmiş olur.

Toplumsal kan davası ise topyekün bir cinnettir; Allah hiçbir cemiyeti buna düçar eylemesin.

Bu goygoycular her huzurda, barışta adaletin gizli olduğunu unutmamalıdırlar. Eski Yunan'da bir eşkıya çetesi bir siteyi yakar.

O siteden kaçan bir ihtiyar, kayaların arasına gizlenip canını kurtarmaya çalışır. Meğer gizlendiği kayanın tepesinde eşkıya reisi yangını gururla seyretmekteymiş. Çete reisi ihtiyarın ensesinden kavrayıp hançerini boğazına dayar:

"Bana hemen adaleti tarif et, yoksa kelleni alıyorum."

İhtiyarcık şu cevabı verir:

"Adalet, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaktır."

Bu sütunun okuyucuları şuna şahittir ki defalarca, iki yüz yıldan beri bizi yıkmak için emperyalistlerin oynadıkları kozlardan birinin Kürt kartı olduğuna değinilmişti. Yine onlar, Kurtuluş Savaşı'nda kaya gibi dik duran beraberliğimizin bağımsızlığımızı elde etmemizde önemli rol oynadığının çeşitli kereler zikredildiğini hatırlarlar. Fakat şimdi geldiğimiz noktaya bakınca, nasıl ayrıştığımızı görüyor, emperyalistlerin galip geldiğini idrak ediyoruz.

Milletlerin idealleri kolay oluşmaz; onlardan bir çırpıda da vazgeçilmez; çünkü zaruretten kaynaklanmaktadırlar. Ortaçağ boyunca Alman milletini Avusturya temsil etmişti; onunla Orta Avrupa'da çok boğuştuk. Fakat 1791'de kurulan Federal Almanya ile devamlı menfaat örtüşmemiz olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı'nda silah arkadaşı idik. Ama Almanlar hiçbir zaman "Drang nach Osten" tarihî politikasından vazgeçmediler. Rusların sıcak denizlere inmek istedikleri gibi, Almanlar da doğuya yayılmanın peşindedirler. Çünkü hammadde kaynakları Asya'da, bilhassa Ortadoğu'da toplanmıştır. Bu bölgelerdeki hammaddeye hakim olmak, mamul maddeleri insan denizi olan Uzakdoğu'ya kadar emin bir şekilde ulaştırmak için buralardaki devletleri parçalayıp Alman şemsiyesinin altına almak istemektedirler. Bunu da "7-B" ile ifade etmektedirler. Her "B" Almanya'dan Hindistan'a uzanan bölgedeki şehirlerin baş harfleridir; Berlin, Budapeşte, Belgrad, Bükreş, Bosphorus (İstanbul), Bağdat, Bombay. İlk senaryolarını Yugoslavya'da sahneye koydular.

Bu toprağın çocukları; hiçbir güç sizin için hayırlı rüya görmez; ölünüze ağlamaz. Menfaatinin bittiği yerde sizi bırakır. Tarih bize şöyle sesleniyor: Ya bir ya yok olacaksınız.

Mehmet Niyazi
m.niyazi@zaman.com.tr
26 Ekim 2009, Pazartesi

Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Sayfa: 1
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!