21 Nisan 2026, 13:19:20 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Bağlantılar Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: Neler Oluyor Hayatda  (Okunma Sayısı 6081 defa)
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« : 13 Kasım 2008, 09:10:01 »

ÇEK ELİNİ BENİM NİKAH HAKKIMDAN!

Oha demek istiyorum, Şahika tonlamasıyla çüş filan demek hatta işi ileriye götürüp Arsenal-Fenerbahçe maçında duyduğum ve özellikle hakeme sallanan küfürleri arka arkaya sıralamak istiyorum.

Ama yazı yazmanın bir adabı var.
Yazı yazmanın bir adabı var ama kanun koymanın pek bir adabı kalmadı görünüşe göre.

Beni çileden çıkaran haber, ANKA haber ajansından geldi.
Bu habere göre TBMM adalet komisyonunda görüşülmeye devam eden borçlar kanunu tasarısında, tazminat haklarına “zarar görenlerin yakınları” ibaresi de eklenecekmiş. Uzmanlara göre bu değişiklikle imam nikahlı eşler de, eşleri zarar gördüğünde tazminat hakkına sahip olabilecekmiş.

Böylece 5237 numaralı Türk Ceza Kanunun 230. maddesinin 5. fıkrasına göre (Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Ancak, medeni nikah yapıldığında kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.) Suç olan imam nikahı, bu tasarı ile dolaylı yoldan suç olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Medeni nikah, bir kadının bir çok yasal hakkını teminat altına aldığı ve yalnızca bir kadınla yapılabildiği için vazgeçilmez bir hakkımızdır. Bunu sulandırmaya çalışmak, yapılıp yapılmadığının ispatı çok zor olan dini nikahı yasalara çaktırmadan sokmaya çalışmak şark kurnazlığıdır. Ve yüzü batıya dönük biz Türk kadınları için tahammülü imkansızdır.

Şimdi yasaya bunu sokmaya çalışanların, yarın bu nikahın ispatı için dört şahit gerektiğini bir yere sokuşturmayacaklarının garantisi var mı?

Şimdi başladığım gibi bitiriyorum…Şahika tonlamasıyla…Çüşşş….

***
Ne dersiniz,neler oluyor hayatda,haklılık payı,ne,nereye kadar?
Yorumlar,neye yorarsınız?
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ömer Gül
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Gül (haci Mehmet Sulalesi)
Mesaj Sayısı: 107



« Yanıtla #1 : 13 Kasım 2008, 09:31:41 »

Kanatimce kanunu yapanlar günümüz türkiyesindeki insanlarin pratik düsüncelerinin (dolandiriciliklarinin) önüne gecmeye calismis.
Insanlar birilerini dolandiriyor ve mal varligini sözüm ona dini nikahli esinin veya güvendigi bir akrabasinin üzerine kaydediyor. Sonra yakalandigi zaman, adamin üzerinde hic bir mal bulamiyorsun.Fakat yatlar da villalarda yasiyor. Kanuna bu acidan baktigim zaman dogru buluyorum.
"BASA GÖRE TRAS" terimi bence bu kanun icin cok uygun.
Islam bir den fazla evlilige izin vermekte, Fakat bunu bir cok sarta baglamakta.
Ve sartlar olustugu zaman dahi, erkeklere sabir tavsiye edilmekte.
Genellikle bir den Fazla evlilikler (Nikahlar) günümüzde insanlarin kendi kendilerini kandirmalarindan baska bir sey ifade etmiyor. Yani yapilan Zinaya
kilif araniyor. (Tabi burada din acisindan kosullari olusmus ve sakincasi olmayan bir den fazla evlilikleri ayri tutuyorum).
Logged
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #2 : 17 Kasım 2008, 11:08:37 »


Kanatimce kanunu yapanlar günümüz türkiyesindeki insanlarin pratik düsüncelerinin (dolandiriciliklarinin) önüne gecmeye calismis.
Insanlar birilerini dolandiriyor ve mal varligini sözüm ona dini nikahli esinin veya güvendigi bir akrabasinin üzerine kaydediyor. Sonra yakalandigi zaman, adamin üzerinde hic bir mal bulamiyorsun.Fakat yatlar da villalarda yasiyor. Kanuna bu acidan baktigim zaman dogru buluyorum.
"BASA GÖRE TRAS" terimi bence bu kanun icin cok uygun.
Islam bir den fazla evlilige izin vermekte, Fakat bunu bir cok sarta baglamakta.
Ve sartlar olustugu zaman dahi, erkeklere sabir tavsiye edilmekte.
Genellikle bir den Fazla evlilikler (Nikahlar) günümüzde insanlarin kendi kendilerini kandirmalarindan baska bir sey ifade etmiyor. Yani yapilan Zinaya
kilif araniyor. (Tabi burada din acisindan kosullari olusmus ve sakincasi olmayan bir den fazla evlilikleri ayri tutuyorum).

Güzel tespitler.

Bu fakirinde şöyle bir tespiti var bu konuda:

Ülkemizin acı bir gerçeği,dini nikah,hoca nikahı,adı altında,hiç bir resmi dayanağı olmadan yapılan evlilikler,neticede doğan çocuklar,meseleler,problemler dizleri aşan...

Kanunları ihlal etmek suçtur;hele hele "Dinimizi" bu tür evliliklere alet etmek,büyük

günahtır,vebalinin altında ezilirsiniz,aldığınız bir iki yeşillikler de kurtamaz sizleri,büyük

günahlara ortak olan din görevlileri...

***
Çözüm mü?

Belediyelerde resmi nikah memurluğu var.

           Nikah,nikahdır.

Din ve kanun kişilerin haklarını korumak adına,evlilik sözleşmesi olan NİKAH töreni

yapılırken,isteyene resmi din görevlisi kanalıyla bir de dua yaptırır.

Böylelikle sokak aralarında gizliden,aşikar günahlara vesile olunmaz derim...

Laik Türkiye'mizin bundan ne kaybı olabilir ki,kazanacaklarının yanında?

(bu tür din görevlileri sayıları az da olsa,çoğunluğu tenzih ederim)
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #3 : 21 Aralık 2008, 09:47:47 »

 

DERS ALMAK
 
ÜÇ HİKÂYE- ÜÇ DERS- BİR SÖZ
 
 
1.Hikâye

Kavak Ağacı ile Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
 
1.Ders: "Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir.  Her işte alın teri ve emek şarttır."
 
 
 
 
2. Hikâye

En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
 
2. Ders: "Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir."
 
 
 
3. Hikâye

Geleceğini biliyordum…

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

-"Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…"
 
 
3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.
 
'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.

Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.

Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur.'

Afrika Atasözü
 
Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir.
 
Hep sevgiyle kalın…
 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali İhsan Çiçek
Aliçerçili
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 404


« Yanıtla #4 : 21 Aralık 2008, 13:31:03 »

Dördüncü ders ? evet sizin bizlerle baylaşmanız.  Sevgiler baylaştıkça çoğalır, eline
sağlık Alirıza kardeş sağol.
Logged
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #5 : 27 Aralık 2008, 11:09:01 »

Herkesin bildiğini sandığı ilk 7 kural!
 
1. Kural

Seçmen sizi 'seçmek' zorunda değildir. Önemli olan sizin onu 'seçmenizdir!'
Eğer seçmeni "seçmeyi" becerebildiyseniz onun "sorunlarını", "özlemlerini" ve "kaygılarını" öğrendiniz demektir. Siz seçtiğiniz ya da keşfettiğiniz bireye ne verebileceksiniz? Onunla özdeşleşerek düşünmeye çalışın.

Her bir seçmeni karşınızdaki yığının parçası gibi "mikroskobik" bir varlık olarak mı görüyorsunuz; yoksa onları "kanlı canlı bireyler" olarak "makroskobik" bir pencereden mi algılıyorsunuz? Onların birer "figür" olmadığını "anlamaya" ve "anlatmaya" çalışmakla işe başlayın.

Tüm propaganda stratejinizde bu altın kural geçerli olsun!
 
 
2. Kural

Seçmen daima haklıdır

Tıpkı "müşteri daima haklıdır" gibi üniversal bir prensip! Seçmen sizin velinimetinizdir; onu oy makinesi olarak değil, kendi varlık nedeniniz olarak görün.
Seçmeni asla küçümsemeyin! Başkasına oy vermiş olmasını da eleştirmeyin. Onun her davranışında bir haklılık payı olduğuna inanın.

Seçmenin dünyasında "sebep sonuç ilişkilerini" anlamaya bakın. Her "haneyi", her "bireyi" iyi analiz edin. Eğer buna vaktiniz yoksa uzmanlar bu analizi sizin adınıza yapsın.
 
 
3. Kural

'Hizmete talip olmak' herkeste aynı duyguyu uyandırmaz

Yuvarlak propaganda ifadelerinden kaçının. Herkesin diline pelesenk olmuş sloganlar eskimiştir.
Dünkü söylemler "dünkü toplumun" malıdır! Siz geleceği kurgulayın ve herkese istediğini verin! Önemli olan "hizmete" değil, bireylerin "sorunlarına", "geleceğine","refahına" talip olmaktır.
 
4. Kural

Kendinizi seçmen için 'gerekli' kılın

Kendinizi her seçmen için "vazgeçilmez", lüzumlu" ve de "zorunlu" hale getirin! Bunun için ne yapmanız gerektiğini kuracağınız "beyin takımıyla" birlikte düşünün. Öyle projeler ortaya koyun ki seçmen sizi mutlaka seçmeye "mecbur" hissetsin kendini!

Ancak "benmerkezci" (egocentric) büyüklük tuzağına düşmeyin! Üretken ve iddialı olun. Her bir iddianın içini de iyice doldurmayı asla unutmayın!
 
5. Kural

Övün ama putlaştırmayın

Partinizi ve partinizin liderini her vesileyle övün. Ancak dozunda yapın bu işi! Liderinizi kutsallaştırırsanız, kendi yarattığınız efsanenin gölgesinde kalırsınız. Kamuoyu bilincinin başkasının gölgesine sığınarak politika yapanlara artık geçit vermediğini bilin.

"Ortak çizgide düşünmek" ile "kendi çıkarınız için kutsallaştırmak" aynı şeyler değildir. Aidiyet hissinizi vurgulayın ama daima "kendiniz olmaya" bakın!

Özellikle de Belediye Başkanlığı gibi bir makama talipseniz!
 
6. Kural

Seçmeni anlamanın yolu 'seçmen gibi düşünmekten' geçer

Propaganda stilinizden memnun musunuz? Araç konvoyları, bağıran hoparlörler ve davullu zurnalı karşılamalar! Siz bir adaydan ne bekliyorsunuz? İstekleriniz sadece akıl çelen gösteriler midir; yoksa somut çözüm önerileri mi?

Önce şunu sorgulayın: Siz olsaydınız kimi seçerdiniz?
 
7. Kural

Sahneden inin ve dokunun

Kendinizi sakın tecrit etmeyin! Seçmen kitlenizin arasına karışın ve onlara dokunun! Türk toplumunda fiziksel temas, "sevgi" ve "yakınlığa" işarettir. Seçmenle olan fiziksel uzaklığınız azaldıkça seçilme şansınız artacaktır.

Tokalaşın ve onlarla "beden diliyle" de konuşun! Beden "en iyi mesaj veren" propaganda aletidir! Vücudunuzu eğitin; takındığınız poz (posture) sizin içtenliğinizin ölçüsü olacaktır.

Eski siyasetçilerin basit sırlarını anlamaya çalışın. (Demirel, Özal ve daha eskilerden Bölükbaşı!) Yüzünüzün ifadesi ruhunuzu topluma yansıtacak bir propaganda aynasıdır. Seçmeniniz sizi önce yüzünüzdeki ifadeden keşfeder. Sahte tebessümler yerine duygularınızı doğal olarak yansıtmaya bakın! Gerekirse iyi bir uzmandan "beden dili dersleri" alın!

Alıntıdır.
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #6 : 18 Ocak 2009, 09:56:20 »

Ergenekon


Büyük oğlan okuldan geldi geçen gün; ''Anneeaa ben ergenliğe giriyormuşum, haberin olsun...

Evden falan kaçarsam panik yapma tamam mı!'' dedi. Ağzım açık kaldı... Kapadıktan sonra şaşırmış bir halde; "Nasıl ya? Nerden çıkardın oğlum bunu?'' diye sordum.
Cevaplarını dinledim ve oturdum klavyenin başına... Konu kulağıma kadar gelmişti kendi ayağıyla...

'Eskiden ergenlik var mıydı?' diye düşündüm uzun uzun. Valla benim zamanımda yoktu. Yaşantı olarak anne babamıza tabi idik. Kararı ebeveynler verirdi çocuklar buna uyardı. Söz hakkı büyüklerimize aitti. Okuldan eve gelirdik.
Sonra ödevler yapılır, anneye yardım edilir, sofra hazırlanır, toplanır, birazcık televizyon izlenir ve erkenden de yatılırdı.

Şimdikiler cin gibi maşallah. Başlarına buyruklar. Ne derlerse o olsun isteyen tipler, binbir türlü tripler. Göstermelik adı ergenlik... Okuldan, sanki anne babasına bakmak için okuyormuş edasıyla gelenler, evde darmadağınıklıklar, uzun telefon konuşmaları, msn muhabbetleri, baş ağrıları...

Pes... (Benim başım yirmibeşten sonra ağrımaya başladı.
Büyüyüp hayatın gerçekleriyle karşılaşın bakalım da ağrı neymiş görün Bizim canımız palıcan mıydı? Biz niye anlamadan girip çıktık ergenliğe. Kıskanıyor değilim... Kapris yapamadan, problem çıkaramadan gül gibi ergenliğim uçtu gitti diye bir kuyruk acım yok.

Tamam ben de isterdim biraz ebeveynlerimin canlarını sıkayım... Uğraştırayım...
Ama olmadı bir kere, tren kaçtı...
Uyanamadık. Uyandırmadılar.

Ben kendi çocuklarımı da uyandırmamaya kararlıydım ama okul olayını gözden kaçırmışım. Orda bilinçlendirmişler çocuğu"Size okulda bunları mı öğretiyorlar?" dedim "Evet" dedi... Çocuğa ergenliğin başını sonunu, dıdısıdın dıdısını öğretmişler...

Burada yeğenim Ilım'ın da "Teyzeaa bize bugün doğumu maketlerle anlattılar...
Kustum... Ben dourmiycaaam.'' deyişini aktarmak istiyorum çünkü iyi bir kanıttır. İnsaf çocuk daha 6. sınıf...

(Biz de leyleklik değildik ama çocuğun nerden çıktığını bilmeden büyüdük.) Tıbbi gerçeklere karşı değilim ama bu kadar hayatımıza girmemeli bence... Ya belki benim çocuğum evden kaçmayacak, sönük geçirecek dönemceğizini...

Niye bilgilendiriyorsun? Bir de bu yetişkinliğe ilk adım evresi oniki yaşından başlayıp yirmi yaşına kadar sürüyormuşmuş. Kızlarda daha da erken başlarmışmış. (Tarih veriliyor çocuğa resmen.) Oldu! Sekiz yıl... Bu durumda ben yirmidört yıl ergenekoncam.
( 3cücük var ya Bitmek bilmez artık.

Diyorum ki bu bilgiler çocuklara değil velilere verilmeli... Lazım olursa kullansınlar diye... Her yerde bas bas bağırmak çok mantıklı değil. Fazla bilgi göz çıkartabilir...
Ped reklamları da bu konunun kapsamına sokulabilir... Çocuğun, reklamları izleyip "Bu ne?" demesi ayrı bir dert, zaten bildiği için, hiç birşey sormasına gerek kalmaması ayrı bir dert. Durla durak lazım bazenBir jenerasyon sonrası daha beter bir dertle aynı yatakta uyanacak. Gidişat gösteriyor ki her şey günden güne zorlaşacak.
O zorlaşan levelları da biz ana babalar atlayacağız...

Zaten televizyon, bilgisayar ve gazeteden kapasitelerini aşacak kadar bilgi alıyorlar...
Gereksiz bilgi yoktur demeyin, biliyorum ama zamansız bilgi vardır. İşte bu zamansız bilgiler hedefini şaşabilir, amacını aşabilir...

Uyandırmayalım sabileri... Bırakalım girdikleri dönemin ne olduğunu bilmesinler...
Zevkleri doğrultusunda spor ve sanat yüklemeleriyle yorup, çeşitli sorumluluklar vererek boş kalmalarını engelleyelim.

Bununla engelleyemediklerimize de yaşıtlarının ev geçindirmek için çalışmak zorunda olanlarını gösterelim. Hastalıklarla mücadele edenlerden örnek verelim.

Afrika'daki aç çocukların ergenliğini düşündürelim... Yapalım... 

Pınar Karaman
 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #7 : 30 Ocak 2009, 20:46:18 »

Konya'da eşek sayısı giderek azalıyor



Konya'nın Hadim ilçesinde yük hayvanı tüccarlığı yapan İsmail Sadıç, sayılarının azalması nedeniyle eşek ve katır fiyatları arttığı için uzun süredir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki (KKTC) başıboş dolaşan eşekleri, Türkiye'ye getirmeye çalışıyor. İsmail Sadıç, son derece dağlık bir yapıya sahip olan Hadim ilçesinde ve Akdeniz'in bazı yüksek kesimlerinde yıllardır yük hayvanı tüccarlığı yaptığını söyledi.

Eşek ve katır neslinin son yıllarda azalması nedeniyle dağlık bölgelerde tarımsal faaliyetler yapan vatandaşların yük hayvanı temininde sıkıntı yaşamaya başladığını dile getiren Sadıç, ''Piyasada eşek ve katır bulunamıyor. Bu nedenle yük hayvanlarının fiyatları çok yükseldi'' dedi.
Eşek ve katırın sadece Konya'da değil Türkiye'nin her yerinde azaldığını ve ihtiyaca cevap verecek sayıda hayvan kalmadığını anlatan Sadıç, yük hayvanı satın almak isteyen vatandaşların da çaresiz olduğunu belirtti.

Türkiye'de yük hayvanı sayısının azalmasının nedeninin eşek ve katır üretiminin yapılmaması olduğunu ve üretim için kimsenin de adım atmadığını ifade eden Sadıç, ''Hayvan yokluğundan eşeklerin fiyatı 3, katırların ise 4.5 bin TL'ye kadar çıktı. Bu soruna mutlaka bir çözüm bulunması gerekiyor'' diye konuştu.

-TÜRKİYE'DEKİ EŞEK AÇIĞI-

Aslında bu sorunun çözümünün çok kolay olduğunu dile getiren Sadıç, şunları kaydetti:
''Piyasada yük hayvanının azalmasıyla ilgili sıkıntı 2000 yıllarında ortaya çıkmaya başladı. 2001 yılında yaptığım araştırmalar sonucu KKTC'nin Karpaz bölgesinde başı boş dolaşan binlerce eşek olduğu yolunda bilgiler aldım.

Kıbrıs'a giderek bu eşeklerin, Türkiye'deki açığın kapatılması için ülkeye getirilmesi noktasında yetkililerle görüştüm. Karpaz'daki eşeklerin Türkiye'ye getirilmesi için KKTC makamları onay verdi, ancak Türkiye'deki yetkililer buna izin vermedi. Yılmadan, usanmadan bu eşeklerin Türkiye'ye getirilmesi için 8 yıldır verdiğim uğraşlardan bir sonuç elde edemedim. Bu konuda izin için başvurduğumuz tüm bakanlıklar, mevcut mevzuatın buna izin vermediğini gerekçe gösterdi. İzin verilse bu eşekleri bugün Türkiye'ye getiririm.''

Türkiye'de yük hayvanı sayısı azaldığını, özellikle eşek bulunamadığını anlatan Sadıç, ''Halen Karpaz'da 4 bin 500 civarında eşek başıboş dolaşırken, Türkiye'de eşek sıkıntısı çekiyoruz. Buradan yetkililere, bu eşeklerin Türkiye'ye getirilmesi konusunda gerekli izni vermeleri için çağrıda bulunuyorum'' dedi.

Sadıç, bu eşeklerin Türkiye'ye gelmesiyle hem oradaki vatandaşların ve yerel yönetimlerin başıboş dolaşan eşek sorunundan kurtulacağını, hem de Türkiye'de dağlık bölgelerde yaşayan ve yük hayvanına ihtiyaç duyan vatandaşların işinin görülmüş olacağını sözlerine ekledi.

-EŞEK SAYISI AZALIYOR-

Konya Tarım İl Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, son 4 yılın istatistikleri Konya ve çevresinde eşek sayısının önemli oranda azaldığını gösteriyor.
Yetkililer, 2005 yılında Konya'da 19 bin 500 olan eşek sayısının 2008 yılı sonu itibariyle 9 bin 642'ye gerilediğini, eşek sayısının azalmaya devam ettiğini bildirdi.

-KARPAZ KÖYLÜLERİ EŞEKLERDEN DERTLİ-

Öte yandan, KKTC'nin Dipkarpaz bölgesinde yaşayan vatandaşlar, ''hür eşekler'' olarak bilinen ve bölgede serbest dolaşan eşeklerin, ekili alanlara zarar vermesinden şikayetçi. Köylüler, yetkililerin yıllardır bu soruna çare bulamamasından yakınıyor.
Eşeklerin Dipkarpaz bölgesinde tellerle çevrili bir alana toplandığını, ancak bunun da çare olmadığını dile getiren köylüler, ''Eşekler, acıkınca tel-mel vız geliyor. Telleri aşıyorlar, bunlar çok vahşi. Bu hayvanlar zaman zaman yola çıkıp araçlara da zarar veriyor. Yakalanması çok zor. Ancak iğne vurularak yakalanabilir'' dediler.

Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #8 : 24 Şubat 2009, 10:24:23 »

Şehirden indim köye

Köyüne dönmek isteyen kriz mağdurlarına belediye otobüs biletini alıyor eşyalarını kamyonla köyüne taşıyor. Burak Taşçı'nın haberi
24 Şubat 2009 Salı, 09:45

Küresel ekonomik kriz geçimini zor sağlayan aileleri derinden etkiledi. Artık İstanbul’da yapacak hiçbir şeyi kalmayan insanlar köylerine dönmek için dahi para bulamıyor. Bu konuya çözüm olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yoksul Zabıta Sevk Amirliği kurdu.

İBB Yoksul Zabıta Sevk Amirliği yetkililerinden aldığımız bilgilere göre, belediyenin verdiği hizmete başvuran aileler seviniyor. Belediye eşyası olan ailelere nakliyelerini sağlamak için ücretsiz kamyon tahsis ediyor. Eşyasız ailelere ise otobüs bilet paraları verilerek köyüne dönmesi sağlanıyor. Bu yapılan yardımlarla beraber hem İstanbul nüfusu azalıyor hem de kentte yaşayan yoksul insanlar köylerine dönerek rahata ermiş oluyorlar.

Krizin etkisiyle beraber başvuruların arttığını belirten yetkililer böyle giderse göçün daha da hızlanacağını belirtiyorlar. Otobüs ve kamyon yardımını alıp gidenlere ise İstanbul’a dönmemesi için ise herhangi bir şart koşulmuyor. Ancak yetkililer İstanbul’da yoksulluk çekmiş kişilerin tekrardan geri dönmeyeceklerini belirtiyorlar.

Başvuranların sosyal güvencesi ve üzerlerine kayıtlı hiçbir mal bulunmaması gerekiyor. Başvuran kişiler ilk önce tahkikattan geçerek başvuruların doğru olup olmadığı kontrol ediliyor.

Alıntıdır
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #9 : 03 Mart 2009, 10:26:53 »

Giden sevgiliye gözyaşı


TABUTA sarılıp ağlayan eşler, çocuklar daima bana büyük hüzün verir, boğazım düğümlenir.

Tekirdağ uçağı kazasında da, yine sevgilisini, hayat arkadaşını kaybeden eşler; yine babalarını kaybeden çocuklar...

Bayrağa sarılı tabutu kucaklayıp ağlıyorlar, kaybettikleri sevgilinin saçını okşar gibi tabutu okşuyorlar...

Arkadaşlar da ağlıyor...

İnsan olmamızın en saygıdeğer dışavurumlarıdır bunlar.
Tabutu okşamak, namazını kılıp duasını yapmak, huşu içinde omuzda taşımak, güller, karanfiller atmak, mezarına çiçek koymak, su dökmek, sayılı günlerde kabir ziyareti yapmak...

Halbuki ‘aşırı akılcı’ düşünürsek, nihayet “biyolojik” bir vaka olarak “ölüm” olmuştur ve okşadığımız, tabutun tahtası ile üstündeki bez örtüdür!
Mezar da toprak!

Giden sevgilinin çiçeklerimizden haberi olmayacak ve çiçekler birkaç gün sonra kuruyacaktır zaten!

Sevgiliden kalanlar

Ama hayır, insanız, makine değiliz. İnsan olarak duygularımızı, acılarımızı, sevgilerimizi elbette ifade edeceğiz.

O tabut kuru bir tahta değildir, içinde yatan sevgiliyle özel bir ‘anlam’a sahiptir.
Attığımız çiçekler kuruyacak ama çiçeklerle ortaya koyduğumuz sevgimiz, hasretimiz devam edecektir.

Şehit cenazelerindeki uhrevi hava, şehit mezarlarında anaların özenle dikip her hafta bakım yaptığı çiçekler, mezar taşlarındaki ıstırap ve hasret yüklü yazılar, okunan dualar, dinmeyen gözyaşları insan olmamızın ulvi tablolarıdır.

Tekirdağ mürettebatının cenazesinde de öbür tarafa giden sevgilinin tabutunu kucaklayıp ağlayanlar, tabutu taşırken gözyaşı dökenler, mezarlıktaki toprağı onundur diye bağrına basanlar...

Giden sevgililerle ilgili her şey onun hatırası olarak birden kutsallık kazanıyor. “Bez”in “bayrak” mertebesine yükselmesi gibi...

Kaptan pilot Tahsin Arısan, ikinci pilot Tuygar Özgür, üçüncü pilot Murat Sezer, kabin görevlisi Murat Eskin de maddeten öldüler ama yüksek bir insani değerin simgesi oldular: Kendi hayatları için paniğe kapılmadan, birkaç saniye içinde uçağı beton pistten yumuşak tarlaya kaydırarak 120 yolcunun hayatını kurtardılar; onları rahmetle anıyorum, kahramanlıkları karşısında saygıyla eğiliyorum.

Görev kahramanları

Bütün kurumlar böyle görev kahramanlarını yaşatmalı; anma köşeleri düzenleyerek, adlarını salonlara, binalara, araçlara, projelere vererek, yayınlar yapmalıdır.
Profesyonellik ve görev kahramanlığı yeni nesillere “kurum kültürü” halinde örneklerle aktarılması gereken çok yüksek insani ve manevi değerlerdir.

Son bulgular “mürettebat”ın hiçbir profesyonel hata yapmadığını da doğruluyor.
Uçağı “eğitimdeki pilot” kullanmıyormuş, benzinleri eksik değilmiş, uçağın motoru da düşmemiş. Bu kahraman pilotlar “irticacı olduğu için ordudan atılmış havacılar” da değilmiş!

“Deve” rezaletiyle de kaza arasında bağlantı kurmanın hiçbir “rasyonel” tarafı yok.
Pilotlar Derneği’ne göre, Schiphol Havaalanı’nın uçuş kulesi Tekirdağ’a erken iniş izni vermiş ve Tekirdağ uçağı, üç dakika önce inen bir uçağın yarattığı hava boşluğuna düşmüştü! Kurtarma ekipleri de çok geç gelmişti!
Asıl sırrı karakutu çözecek.

İnsan olmamızın iki özelliği var; duygularımız ve bir de ‘çetrefilli’ olan rasyonelliğimiz. İkisini de ihmal etmeyelim.

Taha Akyol
   
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #10 : 24 Kasım 2009, 17:31:36 »

30'unda ortaokula başladı dâhi çocukların hocası oldu
   
Geleceğin mimarı öğretmenler için yarın özel bir gün. Okuma hayalleri 12 Eylül olaylarına takılan Esra Gülmez, 24 Kasım'ı doğum günü heyecanıyla kutluyor. Çünkü o, ortaokula 30'unda başladı. Liseye oğluyla hazırlandı. Sosyolojiyi ikincilikle bitirmekle kalmadı, azmi sayesinde mastır ve doktorasını da tamamladı. Şimdi ise üstün zekâlı çocukların öğretmeni.

Evlendirildiğinde 13 yaşındaydı... Oysa yaşıtları gibi hayalleri vardı.

"Okuyup öğretmen olur, hayatımı kurtarırım."

diyordu. İstanbul Kız Lisesi'ni kazandığında yıl 1980'di ve babası 12 Eylül olaylarını bahane ederek okumasına izin vermedi. Mecburen evliliğe alıştı. 14'ünde anne oldu ve hayatını 3 erkek evladına adadı. Yemek, ütü, ev işi derken 15 yılı devirdi.

Bir akşam eşine sorduğu, "Okumak istiyorum izin verir misin?" sorusunun cevabı hayatını değiştirdi. Açık öğretimden önce ortaokulu sonra liseyi bitirdi. 1995 yılında Fırat Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü kazandı. Küçük oğluyla katıldığı derslerin en çalışkan öğrencisi oldu. Üniversiteyi bitirmekle kalmadı önce yüksek lisans yaptı sonra doktora.

Şimdilerde ise doğup büyüdüğü memleketi Elazığ'da üstün zekâlı çocukların eğitim gördüğü 'Bilim ve Sanat Merkezi'nde öğretmenlik yapıyor. Adı Esra Gülmez... Bir yandan okula gidip bir yandan çocuklarının bakımını, ev işlerini üstlenen 3 çocuk annesi 42 yaşındaki Esra öğretmen, başarısını azimli olmaya bağlıyor.

"Hayatta dilediğim her şeyi gerçekleştirdim." diyen Gülmez'in şimdiki hedefi iyi şekilde İngilizce öğrenmek.

12 Eylül yüzünden okula gidemedim

Ticaretle uğraşan Elazığlı bir ailenin 3 kız çocuğundan biri Esra Gülmez. Parlak bir ilkokul dönemi geçirir. Aileden gelen bir okuma alışkanlığı, büyük bir azmi vardır. 1980 ihtilal yıllarıdır ve silahlar Elazığ'da da susmaz. Esra öğretmenden dinliyoruz:

"Çok karışık bir ortam vardı. Evimizin yakınında bombalar patlıyor, birkaç sokak ötede insanlar öldürülüyordu. Babam bu yüzden okula göndermek istemedi beni. Sınavlara girmeme izin verdi ancak kazanırsam göndermeyeceğini söylemişti."

Elazığ'da ilk kez o yıl düzenlenen Anadolu Lisesi sınavlarına girer ve kazanır ancak babası sonuç belgesini kızına göstermez. Sınavı kazanamadığını düşünen Gülmez, o yıl babasının isteğiyle kendisinden 10 yaş büyük eşiyle evlenir. Okumak içinde ukde kalmıştır. Kendi kendine bir söz verir: "

Çocuklarımı en iyi şekilde okutacağım." Hayatının çerçevesini çizer. Ev işleri, çocukların bakımı, misafirlikler... Bu durum büyük oğlu Emrah'ın Anadolu Lisesi sınavlarında başarısız olduğu yıla kadar sürer.

DERS ÇALIŞIP OĞLUMA ANLATTIM

Emrah'ın çalışkan bir çocuk olduğundan şüphe duymayan Esra Gülmez, oğlunu sınavlara hazırlamak için kolları sıvar. Ders çalışıp öğrendiklerini oğluna anlatır. Esra öğretmen o günlerde yaşadığı komik bir olayı tebessümle hatırlıyor:

"Oğlumla matematik çalışacağız. Bilinmeyen sayılar yerine harfler konulmuş. Görünce şaşırdım. 'Herhalde yanlışlık yapmışlar' dedim. Oğlum güldü... Hayatımda ilk kez matematikte harflerin kullanıldığını görüyordum. Yani o kadar bilgisizdim."

O yıl annesinin desteğiyle sınava hazırlanan Emrah, Türkiye'de ilk 500'e girer. Bu başarı Esra öğretmene umut olur ve kendisi de okula başlamaya karar verir.

O güne kadar okumak isteğini söylemekten korktuğu eşine, "Okumak istiyorum." der. Sonrasını ondan dinleyelim: "Eşim önce şaşırdı, sonra kabul etti. Açık öğretime kayıt oldum. İşimi bitirip ders çalışıyordum. Nefes alacak vaktim kalmıyordu, yemek yerken bile soru çözüyordum. Misafirliği azalttım. Çünkü rakiplerimle aramda onlarca basamak fark vardı." Ortaokulun ardından liseyi bitiren Esra Gülmez, basamakları hızla tırmanır. 5 aylık bir dershane tecrübesinin ardından ilk denemesinde Fırat Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü kazanır.

Bu başarıya en çok sevinenlerden biri ne gariptir ki kızını okutmaya yanaşmayan babasıdır. Gülmez, "Babam sınavı kazanmama çok sevindi, hatta ilk hediyemi de ondan aldım. Okula rahat gidip geleyim diye bana araba aldı." diyor.

3 çocuk annesi Esra öğretmen için üniversite yılları zorlu geçer. Ancak o, azmi sayesinde üniversiteyi 2. olarak bitirir. Gülmez, arkadaşlarının isteğiyle mastır ve doktorasını da tamamlar. 1999 yılından bu yana öğretmenlik yapan Gülmez, 2 yıldır da üstün zekâlı öğrencilerin eğitim aldığı Bilim ve Sanat Merkezi'nde çalışıyor.

Alıntıdır.
23 Kasım 2009, Pazartesi

 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Sayfa: 1
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!