10 Haziran 2026, 09:25:49 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Bağlantılar Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: Makaleler  (Okunma Sayısı 5559 defa)
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« : 12 Kasım 2008, 14:02:53 »

Her şey oralarda başladı

Erdoğan ALKİN

12.11.2008 - 09:16 Dünya gazetesi


Atatürk, ben iki yaşında iken hayata veda etmiş. Hatırladığım, onu gören anne ve babamın anlattıkları.Hacı babam beş vakit namazında çok dindar bir kişi idi.

Evimizin başköşesinde de Atatürk'ün o zamanlar pek ünlü olan Sabah fotoğrafhanesi imzalı portresi asılıydı. Şimdi bu tablo büyük ablamın evinde.

Diğer hatırladığım da, Şeyh Şamil ayaklanmasında Gürcistan'dan göçen hanımninemin her namazdan sonra, huzurla kıldığı namaz için Atatürk'ün ruhuna dua etmesiydi.

Bütün bu anlattıklarımın Mustafa filmi ile doğrudan bir ilgisi yok.

Sadece, tam bir tarih eğitimi alınmadıkca, özellikle iyi anlaşılıp yorumlanması için dörtbaşı mamur bir uzmanlık gerektiren yakın tarihimizin alelacele ve amatörce belgelenmesinin yanlış olacağını söyleyen hocalarımızı rahmetle anıyorum.

Dedikleri aynen doğru çıktı.

Sizlere, Atatürk'ün 70'inci ölüm yıldömünde yedi yıl önceki bir anımızı anlatmak isterim.

2001 yılı Şubat ayının o "kriz" gününde Dünya Gazetesi ekibi olarak Sivas'ta idik. Uçaktan inip toplantıya giderken kötü haber geldi.

Yılların tecrübesiyle, birkaç saat veya bilemedin birkaç gün içinde başımıza gelecekleri tahmin ediyorduk; hepsi geldi de...

Bozulan morallerimizi düzeltecek hiçbir teselli yokmuş gibi görünürken içimizden biri "hadi Kongre binasına gidelim" dedi.

İnanır mısınız, o muhteşem binaya girer girmez güncel dertlerimizi unutuverdik.
Müzeyi dolaşırken, Kongre'ye katılanların resimlerini tek tek incelerken, Kongre'nin yapıldığı salondaki sıraların arasında gezip Mustafa Kemal'in oturduğu kürsüye dokunurken içimize bir huzur geldi.

"Millet o badirelerden bu mübarek insanlar sayesinde nasıl yüz akıyla geçmişse, şu sıkıntıları da nasıl olsa atlatırız" düşüncesiyle Kongre Binası'ndan ayrılıp toplantıya gittik (Pek yakında yine Sivas'tayız).

Bütün bu seyahat boyunca ve izleyen aylar, yıllar boyunca aklımıza bir soru takıldı.
Sivas Kongresi'nin yapıldığı 4 Eylül 1919 tarihinden bu yana Türkiye'de neler oldu, neler değişti?
Bütün bu dönem boyunca kazandıklarımızın yanında neler kaybettik? Sivas kongresi'nin anlamı ve önemi genç kuşaklara iyi anlatılabiliyor mu?

Türk gençliği 4 Eylül Sivas Kongresi'ne sahip çıkabiliyor mu?

Yıllar yılı öğretmenlik yapan biri için bu soruları yanıtlamak hem kolay, hem de çok zor. Çünkü kişinin aklına hep yeni bir soruyu getiriyor.

"Acaba bizler görevimizi iyi yapıp, gençlere mesela Amasya tamiminin, Sivas ve Erzurum kongrelerinin önemini anlatabildik mi?"

Daha da önemlisi, gençlere bunların önemini anlatması gereken bazı "büyükler", bu önemin idrakinde mi?

Ancak olumsuz anlamlar taşıyan bütün bu sorulara rağmen, o günlerin heyecanının artık söndüğü, gençliğin ulusal bağımsız mücadelesinin anlamını ve önemini kavrayamadığı gibi görüşlere hiç katılmıyorum.

Bu karamsar görüşler, gençlerle birlikte her gün içiçe yaşamayan, onlarla konuşup dertleşmeyen kişilerin, belki bir miktar anlayışla da karşılanabilecek endişeleri.

Ama bizler, yani hayatını gençlerle birlikte yaşayanlar, durumun böyle olmadığını biliyoruz.

Emin olun ki bütün yanlış yönlendirme çabalarına rağmen,

büyük çoğunluğu ile Türk gençliği tüm gerçeklerin idrakindedir.
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #1 : 29 Kasım 2008, 14:53:59 »

Necip Fazıl sever misiniz?


Solcuyduk ve bizim gibi düşünmeyenlerin aklı, zeki, yeteneği, başarısı, ideali, umudu, ışığı, aydınlığı yok gibi düşünürdük.

Elbette bu solculuğun fıtratından değil bizim onu öyle sanmamızdan ötürüydü. "Karşı Taraf"ın da fikri farklı değildi kendi karşıtları konusunda. Ve o çağlarımızda, yaşamımızın iri kıyım bir bölümüyle birlikte nice değeri de ıskaladık takım halinde vaaah!..

Kezzap tadı

Necip Fazıl Kısakürek adını da " tukaka" edişimiz o yıllarıma rastlar. Kötü bir adamdı zehabımızca. Gerici, yobaz, faşist, sakınılması gereken bir hayatın ve düşüncenin ağa babalarındandı. Madem ki öyleydi, şiirleri de kezzap, zehir zıkkımdı bizim için.

Anladık da geç oldu

Sonra karıştık, barıştık, savrulduk, toplandık bir dolu konuda ayıktık. Bir fikre taraftar olmak ona aykırı fikirleri yok saymak değildi, anladık. Bizim gibi düşünmeyenler ille de düşman, zararlı, kötü değildi kavradık.

Buna örnek binlerce şeyi bir kenara bırakıp tek bir kişi üzerine misal verirsek Necip Fazıl Kısakürek de bu ülkenin değerleri arasında hem de ön sıraları alan bir isimdi, biraz geç ayıktık.

Acısı çıksın

Kendi payıma dünyaya onun gibi bakıyor değilim. Ama sırf bu yüzden de o tılsımlı satırlardan mahrum tutmayı en başta kendi kendime yapılmış haksızlık sayıyorum.

Ben övünçle söylüyorum ki Nazım, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Enver Gökçe, Ahmet Telli, Attila İlhan ve nicelerini yine büyük bir keyifle okuyorum ama

Necip Fazıl'ı da, İsmet Özel'i de eskinin daha pek çok "Karşı Taraf" şairini de aynı keyifle kıraat etmekteyim.

Şu hafta sonu siz de bir güzellik yapın kendinize açın Üstad'ı okuyun olmaz mı? 


savaş ay takvim gazetesi 29 kasım cumartesi 2008
 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #2 : 07 Aralık 2008, 08:54:57 »

Masum yıllar

Eskiden askerler trenlerde giderdi de, el sallardık.
Türküler geçerdi evlerin içinden.
Annelerin yüreğinin içinden, "Oğlum sağ salim dönecek mi?" korkusu geçmezdi.
Şimdi mektuplar geliyor ya, "Bugün de ölmedim ana" diye...
Askerlik hasretten de çıktı artık.


***

Adım başı bahçe, adım başı ağaç.
Bir çiçek nasıl tutulursa en narin yerinden, çocukların elinden öyle tutardı anneler.
Hürriyet'in ilavesinde Basri'ye gülerdik.
Yazlık sinemalarda Çamlıca Gazozu içerdik. Radyodan dinlerdik maçları.
Reklamlarda Yuki'yi beklerdik.


***

Domates, domates gibi kokardı.
Bütün tavuklardan yumurta çıkardı.
Kimse kimsenin tavuğuna "kışşt" demezdi zaten.
Eskiden politikacılar akıl hastanesine giderdi, akıllıca sohbet ederlerdi delilerle.
Eskiden politikacılar istifa da ederdi, isimlerine leke gelmesin diye.


***

Bayramlarda mahallenin elini öperdik.
Günümüzü gün ederdik 25 kuruşla.
İnsanlar, evlerindeki kırık camları onarmakta gecikirdi de, kırılan kalpler anında tamir edilirdi.
Bütün sokaklar sevda çeşmesi...
Sevdik mi gönülden severdik.


***

İpana'yı bilirdik, diş macunu olarak.
Akşamları yoğurtçular gelirdi mahalleye, kaymaklarını isterdik.
Yolların fatihi Magirus geçerdi, sonra tayyareleri seyrederdik.
Opon dindirirdi başımızın ağrısını.
Plaklarda Ahmet Sezgin'i dinlerdik.
Akşam ezanı okunduğu zaman, "Evli evine, köylü köyüne!"


***

Hey gidi günler hey!
Bakmayın şehirli alışkanlıklarımıza...
Bizler hala memleket havalarına ağlıyoruz.
Şimdi televizyonların katlettiği bu bereketli topraklar ülkesinde...

Hala o masum yıllarımızı arıyoruz. 

 
hakkı yalçın takvim gazetesi 7 kasım 2008
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #3 : 27 Aralık 2008, 16:55:04 »

     
YARGI ne için vardır? Çekişme ve çatışmaların çözülmesinde tarafsız hakemlik yapmak için...

Peki, üst yargı organları kendi aralarında ve hele de kendi içlerinde çekişmeye, çatışmaya başlarsa hakemliği kim yapacak?!

Mesele bu bakımdan vahimdir.

Büyük tartışmalara yol açan yargı kararlarında karmaşık teknik ayrıntılar var; ana hatlarını belirtmek için şöyle özetleyebilirim:

Anayasa Mahkemesi, belediyeler yasasının bazı maddelerini iptal etti; bazı maddelerini onayladı. Böylece “hakem” son sözü söylemişti, belde belediyelerinden hangilerinin hukuki varlıklarının sona erdiği ve bu yüzden seçime giremeyecekleri belli olmuştu. (Karar No: 2008/153)

Fakat Danıştay 8. Daire farklı bir karar verdi; bazı belediyelerin dava açma hakkı devam ediyordu, öyleyse hukuki varlıkları sona ermemişti... (Karar No: 2008/8384)

Bunun üzerine YSK görüş bildirdi: Bu belediyelerin madem hukuki varlıkları devam ediyor, öyleyse seçime girebilirler!

Ve gerçekten kaos! Seçimin meşruiyeti tartışmaları!..

Anayasa yargıçları

Bu tablo karşısında, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, mahkemesinin kararını savundu; Yüksek Mahkeme kararına uymadığı gerekçesiyle Danıştay’ı eleştirdi...

Fakat Anayasa Mahkemesi’nden “8 üye” Kılıç’ı eleştirdi, hatta suçladı!

Yine teknik ayrıntıya girmeden belirteyim; temel ihtilaf noktası şu:

Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre, 22 Mart 2008 tarihinden itibaren 60 gün içinde iptal davası açmayan belde belediyelerinin hukuki varlıkları sona ermişti; dolayısıyla seçime girmemeleri gerekecekti. Üzerinden değil 60 gün, aylar geçtiğine göre iş hallolunmuştu.

Fakat Danıştay 8. Daire, bu tarihi değiştirdi; 6 Aralık’tan itibaren 60 gün içinde iptal davası açan belediyelerin hukuki varlığının devam etmekte olduğuna karar verdi! Süre dolmadığına göre, bir dilekçe verip seçime girebileceklerdi!

Buradaki hukuki sorun şudur:

Anayasa Mahkemesi’nin “22 Mart 2008” diye karara bağladığı tarih, herkesi, bu arada Danıştay’ı da bağlar mı, bağlamaz mı?!

Değişik dünya görüşlerine sahip hukukçular, Prof. Ergun Özbudun, Prof. Hikmet Sami Türk, Prof. Ülkü Azrak,

“Anayasa Mahkemesi kararı herkesi bağlar” diyor, zaten anayasa hükmü de böyle.

‘8 üye’ ne diyor?

Fakat Anayasa Mahkemesi’nin bir kısım üyeleri bu hukuki tartışmaya ışık tutmak yerine, mahkemesinin kararının bağlayıcılığını savunan Haşim Kılıç’ı suçladılar!

Anayasa Mahkemesi, söz konusu “22 Mart 2008” tarihini hükme bağlayan kararını 5 muhalif üyeye karşı 6 oyla almıştı.

Bu 5 üye Kılıç’ı eleştirse, tamam... Fakat 5 sayısını 8’e çıkarmak için, müzakere ve karar oturumlarına katılmamış bir asıl ve iki yedek üyeyi de katarak “8 üye karşı çıktı” diye açıklama yapmalarını doğrusu çok yadırgadım.
Yüksek yargıda görüş farkları elbette olacak ama bu kadar kutuplaşma hiç yakışmıyor!

Bu “8 üye”, keşke, Anayasa Mahkemesi’nin “22 Mart 2008” tarihini hükme bağlayan kararının “bağlayıcı olup olmadığını” açıklasalardı hepimiz aydınlanmış olacaktık.

Bunun yerine maalesef bir ‘iç polemik’ görüntüsü verdiler.

Bu noktadan itibaren hayati derecede önemli olan husus, seçimlerin meşruiyetinin zedelenmemesidir; demokrasiye inananlar bunun üzerinde titremelidir.

 

Taha Akyol / Milliyet
t.akyol@milliyet.com.tr




Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Abdulkadir Aydemir
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Çopuril/çankaya
Mesaj Sayısı: 30



WWW
« Yanıtla #4 : 08 Ocak 2009, 23:01:15 »

Karton kutulardaki sütler gerçekten sağlıklı mı? 
 
 
Trakya Bölgesi Veteriner Hekimleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Veteriner Dr. Olcay Karaman, son zamanlarda UHT süt konusunda bazı televizyon kanallarında yayınlanan reklam kampanyalarını eleştirerek, bu reklamların süt tüketicilerini yanlış yönlendirdiğini ve süt üreticilerini olumsuz yönde etkilediğini belirtti. 
 
 
 
Karaman "Özellikle bir sanatçının 'çiğ süt çok sağlıksız, aksine UHT tekniği ile satılan sütler çok sağlıklıdır' şeklindeki sözleri bilimsel açıdan yanlış ve halk sağlığı açısından ise kabul edilemez niteliktedir" dedi.

Uzman bir veteriner hekim ve aynı zamanda titiz bir süt üreticisi olarak bu tür reklamların kontrol edilmeden yayınlanması ve tüketici bilincinin yanlış yönlendirilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren Dr. Olcay Karaman, konuyla ilgili olarak şunları dile getirdi: "Sütün en kaliteli hali yani en sağlıklı şekli ineğin memesinden çıktığı halidir yani doğal halidir. Bu sütler, süt hayvanlarında bakım, beslenme, hayvan sağlığı ve sağım aşamalarında gereken tüm hijyen koşullarına uyularak elde edilirse, gelişmiş ülkelerde sertifiye çiğ süt adı altında, en besleyici ve pahalı sütler olarak satılır. Pastörize sütler ise tuberkuloz ve brucella gibi mikrobiyolojik tehlikelerin önlenmesi amacıyla sütlerin 60 ila 85 santigrat derecelerde belirli sürelerde ısı işlemine tabi tutulması ile elde edilir. Buna karşılık UHT(Ultra high temperature) sütler çok yüksek ısıda (135-1400C) 1- 4 sn süre ısıl işlem uygulaması ile elde edilir. Bu teknolojide, süte uygulanan yüksek ısı, sütlerdeki tüm mikroorganizmaların yok olmasına neden olmakla birlikte, sütteki C, B6, folik asit, B12, thiamin, gibi ısıya duyarlı vitaminlerin parçalanmasına, serum proteinlerinin denaturasyonuna, proteinlerin biyolojik değerlerinin azalmasına, lezzet ve renk değişikliklerine neden olur. Bu sebepten dolayıdır ki Avrupa ülkelerinde ve ABD'de artık UHT tekniği ile işlenmiş süt tüketimi tamamen bırakılmış ya da çok aza inmiştir. Bunun yerine pastörize süt ya da çiğ sertifiye süt (memeden çıktığı haliyle mikropsuz süt) kullanımı çok yaygındır ve bunun çok sağlıklı olduğu görüşü kabul görmektedir."

Bilinçli tüketicinin, besin değerlerini kaybetmiş UHT sütleri alıp tüketmek yerine, özellikle çocukların ve gençlerin beslenmesinde çok önem taşıyan besin unsurlarını içeren çiğ sertifiye veya pastörize sütleri tercih ettiğine değinen Karaman, ancak Türkiye'de tüm gıda ürünlerinde olduğu gibi sütte yeterli düzeyde tüketici bilinci oluşturulamadığı, bazı büyük firmaların pazarlama metotları ve astronomik çıkar elde etme amaçları nedeniyle tüketicinin çok yanlış yönlendirildiğini ve mağdur olduğunu ifade etti.

Türkiye'de süt üretiminin yüzde 90'ı köylerde amatör diyebileceğimiz küçük aile işletmelerinde üretilirken, geri kalan kısmı profesyonel sayılabilecek hijyen koşullarına önem veren büyük çaptaki işletmelerde gerçekleştiriliyor. Köylerde üretilen sütler, köy toplama merkezlerine getirilerek soğutma tanklarına boşaltılarak +40 C ile +60 C arasında soğutuluyor. Buradan toplayıcı firma tarafından toplama kamyonları ile süt fabrikalarına naklediliyor. Gerekli kontrollerden geçirildikten sonra belirli ısı işlemleri uygulanarak pastörize ve UHT-sütler elde edilerek tetra pak ambalajlarında piyasaya sunuluyor. Birçok fabrika sütleri UHT tekniği ile işledikten sonra sütün içerisindeki önemli besin maddelerini özellikle sütün en değerli besin maddesi olan süt yağını özel tekniklerle ayırıyor. Bu ayırımdan sonra sütleri yarım yağlı veya hafif(light) süt diye tabir edilen ama içerisinde artık sütün kalmadığı teknolojik katkı maddelerinin çok fazla olduğu sıvıları süt diye pazarlıyor.

Trakya Bölgesi Veteriner Hekimleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Veteriner Dr. Olcay Karaman, ülkemiz süt işletmelerinde sertifiye çiğ süt üretimine uygun hijyen koşulları sağlanamadığından "sertifiye çiğ süt" üretimi olmadığını, buna ilaveten sağlık açısından sakınca arz eden sokak sütlerinin satışının da yasaklandığını hatırlattı. Hal böyle iken, bir taraftan süt pişirildiğinde içerisindeki bütün besin maddeleri kayboluyor derken diğer taraftan çok yüksek ısı uygulanan UHT sütlerin besin öğeleri açısından sağlıklı olduğunu iddia etmenin tam bir çelişki ve bilgisizlik göstergesi olduğunu dile getiren Karaman, diğer taraftan, sütün steril hale getirilmesi yani mikropsuz hale getirilmesinin de sağlıklı olduğu anlamına gelmediğini vurguladı. Bu işlem esnasında yararlı olan mikroorganizmalarda öldürülmekte ve süt doğal yapısından uzaklaşmakta olduğunu kaydeden Karaman, "Örneğin, içindeki faydalı mikroorganizmalar ile üretilen geleneksel yoğurdumuzun faydaları bütün dünyada kabul görmektedir. Tüketicileri yanlış yönlendiren ve yanlış beslenmelere neden olan bu tür haber ve reklamlara karşı gereken tepkiler gösterilmeli ve yasal başvurular yapılmalıdır. Bu konuda sayıları 500 'den fazla Süt Üretici Birlikleri ile sayıları 60 'dan fazla olan Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliklerinin sayın yönetici ve başkanlarını tüketicileri korumak ve üretici haklarını savunmak adına gereken tepkilerini almaya davet ediyorum." dedi.

Gelişmiş bütün ülkelerde sütün stratejik ürünler sınıfına sokulduğunu ve bu stratejik ürünler sınıfı içerisinde son derece sıkı bir şekilde devletler tarafından denetlemelere tabi tutulduğunu hatırlatan Karaman, "Bu da gösteriyor ki hem üretimi çok zor olan hem taşıması çok zor olan ve hem de tüketimde çok hassas davranılması gereken sütün başıboş bırakılmaması gerekmektedir. Biz üreticilerin, ülkemiz insanlarına en ucuz, en sağlıklı sütü içirmek, en ucuz, en kaliteli ve en sağlıklı eti yedirmekten öteye geçmeyen hedefimiz doğrultusunda; hayvansal kaynaklı proteini en çok tüketen toplumların gelişmiş ülkelerin insanları olduğu gerçeğini bir kez daha kamuoyuna duyurmak vazifemizdir" şeklinde sözlerini tamamladı. (CİHAN)
 
 
08 Ocak 2009, Perşembe
Logged

Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #5 : 10 Ocak 2009, 15:46:56 »

Sorumluluğunuz
 

Yeni bir yıla girdik. 2009 yılının tüm insanlık için gelişme, değişme, büyüme, huzur, barış, sevinç ve mutluluk yılı olmasını diliyorum.

Allah her kulunu mutlu bir yaşam sürmesi, dünyasal varlıklarla temasa geçerek kendini değiştirmesi, ruhsal gelişim yolunda yürümesi, elde ettiği bilgi, birikim ve deneyimlerle başka insanlara hizmet etmesi görevi ile yaratır. Hiçbir kulunu acılar içinde yaşasın, mutsuz ve kötü bir hayat sürsün diye yaratmaz. Verdiği her şey; acı, keder, sevinç, neşe, mal, mülk bizler için bir nimet, gelişmemiz ve hizmet etmemiz amacıyla verilen bir emanettir.

Dünya hayatı her birimiz için bir imtihandır. Bu imtihandan ancak kendi yaşamının sorumluluğunu tümüyle üstlenenler başarı ile çıkabilirler. Halbuki başta anne ve babalarımız olmak üzere tüm çevremiz bize kendi yaşamımızın sorumluluğunu üstlenme hakkını tanımazlar. Kendi korumaları altında, gösterdikleri yolda yürümemizi isterler. Her şeyimizi kendi özlemleri, umutları ve hayallerine göre planlamayı arzu ederler. Kimi gün bizi çocuk, kimi gün kendi başaramadıklarını gerçekleştirecek bir süpermen, kimi gün geleceklerinin garantisi olarak görürler. En önemlisi de bizi her tehlikeye karşı kendilerinin koruyabilecekleri inancı içinde neredeyse saçlarını süpürge ederek ürettikleri kurgularla bizi yaşam yolunda yürütmeye çaba sarf ederler. Bu destek bize de kolay gelir. Hemen sahiplenir, kendi sorumluluğumuzu ve gücümüzü başkalarına teslim etme alışkanlığı ediniriz.

Ben altı kardeşin en küçüğü idim. Diğer kardeşlerimle aramızda önemli bir yaş farkı olduğu için hep annemin koruması altında büyümüştüm. Evlendiğimiz ilk aylar içinde salonun iki lambasından birisi bozulmuştu. Eşim yeni ampuller almış. Akşam ben eve gelince “Ampulü değiştirir misin?” dedi.

“Yapamam beni elektrik çarpar” diye itiraz ettim. O hiç itiraz etmedi. Merdiveni getirdi ve iki dakika içinde ampulü değiştirdi. Aradan 36 yıl geçti hâlâ bizim evde bozulan ampulleri eşim değiştirir. Annem beni “Sen küçüksün, dokunma, elektrik çarpar” diye büyütmüştü. Ben de o zamanlar kolay yolu keşfederek bazı sorumlulukları nasıl ki büyük kardeşlerime yüklediysem, bu kez de eşime yüklemiştim.

Büyük veya küçük, hangi ölçüde olursa olsun, kendi yaşamınızın sorumluluğunu üstlenmezseniz kendi gücünüzü ortaya koyamaz, başkalarına bağımlılıktan kurtulamazsınız. Bir gün kendi sorumluluğunuzu üstlenip bağımsızlığınızı kazanmak istediğinizde ise, yıllardan beri sizi kendi sözleriyle yönetenler, sizi kullananlar hemen itiraz ederler. Büyük bir itiraz ise bizzat sizden, kendi egonuzdan gelir. Egonuz değişime karşı direnir. Çünkü egonuz etrafı suçlamaya, kendini kurban görmeye, rahatını, eğlencesini başka insanlardan beklemeye, sizi ve başka insanları kullanmaya alışmıştır.

Kendi sorumluluğunuzu üstlenmek, kendinize olan inancınızı artırır. Yeteneklerinizi geliştirme, yaşama uygulama, içsel değerlerinizi keşfetme ve kendi yeteneklerinizle, kendi değerlerinizle yolunuza devam etme olanağı sağlar. Kendinize olan inancınız sizi gelişme yolunda yüreklendirir. Hayallerinizi genişletir. Yaratıcılığınızı ortaya çıkarır. Bir gün kendinize bakar ve şaşırırsınız. “Bu güzel şeyleri düşünen, yapan, başarının sevincini yaşayan ben miyim?” diye.

İnsanın en sert savcısı, en ağır cezaları veren hakimi kendisidir. Eğer kendi yaşamınızın sorumluluğunu üstlenmezseniz hiçbir hatanızı ve kusurunuzu da üstlenmez; sürekli suçu başkalarına yükleyerek kendi gelişme yolunuzu kapatır ve hatalarınızdan ders alma erdeminden uzaklaşırsınız. Suçları başkalarına yüklemek sizde bir yargılama alışkanlığı yaratır. Hakim de, savcı da siz olduğunuz için adaleti şaşırtırsınız. Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu yapar, beraat kararını da hep kendi hakkınızda verirsiniz. Zannedersiniz ki toplum da sizi beraat ettiriyor. Halbuki suçu ne kadar başkalarına yüklemeye çalışırsanız çalışınız, çevrenizdeki herkes gerçekleri görür ve gerçekleri izler.

Güçlü ve özgür yaşayabilmek için kendi sorumluluğunuzu üstleniniz, kendi duygularınızı yaşayınız. Duygularınızdan korkmayınız, utanmayınız. Onlar sizindir, sizin bir parçanızdır. Olumlu, olumsuz diye yargılamadan tüm duygularınızdan yararlanınız. Eğer en olumsuz görülen korku duygusunu içimizde taşımasaydık, yaşamımızı ne kadar tedbirsiz ve riskli sürdürürdük. Duygularınıza sahipleniniz, doyasıya yaşayınız, onların esiri olmadan güvenli ve yapıcı bir biçimde dışa vurunuz.

2009’da kendi sorumluluğunuzu üstlenmenin verdiği güç, güven ve inanç içinde bağımsız, mutlu bir yaşam diliyorum.

İnal Aydınoğlu gazete kadıköy ocak 2009

 
 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #6 : 16 Şubat 2009, 11:07:09 »

Memleketim

Hani bazen boğulur gibi olur ya insan,
İçinde tarifsiz bir sıkıntı, anlatılmaz bir keder.
Hani boğazı düğüm düğümdür, belli etmek istemez.

Doğduğu yerleri özler…
Hani burnu sızlar ya insanın,
Ailesi, en yakın dostları gözünde tüter.
Hani, fazla bir şey de yapamaz o an, uzakta kalmaktan başka.

Çocuk olup ağlayası gelir ya birden.
Yahu, hülasa, memleket çağırır ya…
İşte o an, bir saniye bile durmadan toprağına koşman gerekir.
Koşamazsan, dönemezsen, içindeki sıkıntı yaşamın ta kendisi oluverir.

İnsanın istediği anda kavuşabileceği bir memleketi olmasının değerini, uzakta yaşayanlar iyi bilir.
Her yıl gidip görmek mümkün de olsa, sadece iş gereği de olsa memleketten uzak kalmak zor gelir.

Biz buraya kadar olanını biliriz.

Bir memleket ki, seveni de çoktur, düşmanı da…
Bir memleket ki, iyilik edeni unutmaz, kötülüğü sineye çeker.
Bir memleket ki, bilge yönetmenin dediği gibi, ‘’yalnız ve güzel’’
Bir memleket ki, bin yıl olduğu gibi, binlerce yıl daha memleket…
Dedik ya başında, insanın istediği anda kavuşabileceği bir memleketi olmasının değerini, uzakta yaşayanlar iyi bilir.

Bir de, ‘’benim’’ diyebilecekleri bir ‘’memlekette’’ adam gibi yaşamayı özleyenler bilir, ‘’memleket’’in ne demek olduğunu…

Gazze’deki çocuklar bilir, Filistin’deki dedeler bilir.
Kurtuluş Savaşı’nı vermiş olanlar bilir, Mehmet Akif bilir. ‘’Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!’’ diyecek kadar iyi bilir memleketin değerini…

Ya torunları… Ya torunları…Ya biz..?

Alıntıdır
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #7 : 24 Şubat 2009, 17:18:31 »

Kopmak
 

Bir süper markette alışveriş yaparken arkamdan gelen öfkeli bir erkek sesi ile irkildim. Öfkeyi galiz bir küfür izledi. Gayri ihtiyari dönüp baktım. 75 yaşlarında görülen bir adam aynı yaşlarda gösteren bir bayana söylüyordu. Bayandan da aynı sertlikte ve üslupta bir cevap çıktı. “50 yıldan beri böyle yaparsın alçak adam. Bir tek gün bir tek istediğimi almadın. İnşallah mezara götürürsün, o paraları” dedi.

Şok olmuş, akıl almaz bir üzüntü içinde bu ilişkiyi izliyordum. Yaşlı insanların her ikisi de çok çirkindi. Sevgisizlik yüzlerini kapkara yapmış, hatlarını sertleştirmiş, kırışıklıklarını derinleştirmişti. Sanki her taraflarından nefret akıyordu. Eşimle düşündük; birbirine öfke ve sevgisizlik kusan bu iki insan akşam eve dönecek, marketten aldıklarını pişirip birlikte yiyecek, büyük bir olasılıkla aynı yatağa girip yatacaklardı. 50 yılı nasıl geçirmişlerdi acaba?

Hiç sevgi üretmeden bu büyük nefreti nasıl oluşturmuşlardı? Birbirlerine uluorta o denli saygısız davranan bu iki insan, bugüne dek daha nice şeyi birbirlerine reva görmüşlerdi? En üzücü olan yanı ise birbirlerini incitmeyi öylesine kanıksamışlar ki hiçbir şey olmamış gibi aynı arabaya binip birlikte yola çıkabiliyorlardı.

Geçen hafta arkadaşlarımızdan bir çiftin 45 yıllık evlilik sonrası mahkemeye başvurduklarını duydum. Yakın dostları vazgeçirmek için araya girmişler. “Biz ilk günden beri iyi ilişkiler içinde değildik. 40 yıl bir hay huy içinde geçti ama son beş yılda tümüyle koptuk” demişler. Aracılığa yeltenen arkadaşları, “Ohoo sizinki bir şey mi? “Biz 10 yıldan beri kopuğuz” demiş. Bir diğeri 7, başka biri 11 derken birçok evli insan arasındaki ilişkilerin yok denecek kadar az veya gerçekten kötü olduğu halde evliliklerini sürdürdükleri acı bir biçimde hissedilmiş.

İki insanın ruhsal, duygusal ve fiziksel olarak birbirinden koptuğunu hissettikten sonra yine birlikte yaşaması ne denli zor şeydir. Buscaglia, uzun yıllar mutlu evlilik sürdüren çiftler arasında bir anket yaptırarak mutluluklarını neye borçlu olduklarını sorar. Ankete katılanların yüzde 85’i “iletişim” derler. İletişim açıklıktır. Söylemek, dinlemek, anlamak, anlaşmak, bakışmak, koklaşmak, dokunmak, okşamak, özetle yakın olmaktır. İnsanlar arasındaki yakınlık her gün biraz daha azalıyor.

Günlük yaşamın telaşları bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. İnsanlar yakınlığı ve içtenliği öğrenemiyorlar. İlişkiler yüzeyde sürüyor. 40 yıllık evli insanlar, birbirlerine güvenmiyorlar, içlerini açmıyorlar, birbirlerinin huyları ve alışkanlıkları ile alay ediyorlar. Birbirlerinden korkuyorlar. İçimi görürse beğenmez veya zayıf yanlarımı görürse kullanır gibi endişeler içindeler. Kendileri açılmadan karşı tarafın içini görmeye çalışıyorlar ama her ikisi de birbirlerinin içini göremeden yaşıyorlar.

Bu risk yeni tanışan veya yeni evlenen çiftlerde daha büyük oluyor. Gizli kalan sayfalar aralandıkça, gördükleri her şey onları rahatsız etmeye başlıyor. Kandırıldıklarını, yanıltıldıklarını hissediyorlar. Birbirlerine olan saygıları azalıyor, sevgisizlik başlıyor. Ayrılığa cesaret edemeyen çiftler tüm yaşamlarını kavga, çekişme, hakaret, taciz ve ıstırap içinde geçiriyorlar.

Şimdi gençler böyle bir yaşama katlanmıyorlar. Seçimi yanlış yaptıklarını görür veya gizli kalan şeylerden rahatsız olduklarını hissederlerse uzun kavgalara, çekişmelere, mücadelelere, kırgınlıklara yer vermeden boşanıyorlar. Bir toplantıda gençler boşanmalardan söz ediyorlardı. Son dört yılda evlenen her üç arkadaşlarından ikisinin ayrıldığını söylediklerinde irkildim. Yine anlattıklarına göre arkadaşlarından bir çift boşanmak için mahkemeye birlikte gitmişler.

Boşanma kararını aldıktan sonra birlikte yemek yemişler ve ömür boyu arkadaş kalma sözü vererek ayrılmışlar. Boşanan genç kız, “Evlenmeden önce çok iyi arkadaştık, evliliği denedik olmadı, yine arkadaş kalmaya karar verdik. Aynı evi paylaşmak çok zor. İki insan arasındaki farklılıkları anlamak ve onlara alışmak ayrı bir anlayış, açık, net ve samimi bir iletişim istiyor. Evliliğin iç içe olan yakınlığını sürdürebilmek için yalnızca saygı duymak ve hoşlanmak yetmiyor. Daha derin bir sevgi, esirgemezlik, özveri, sabır ve dayanıklılık gerekiyor” dedi.

İlişkilerimizde kesintisiz bir sevgi istiyorsak, hiç kimseden bir şey beklemeden onu yaratmanın ve sürdürmenin sorumluluğunu taşımalıyız. Sevgi zorluk tanımaz, yollar ve ufuklar açar. Yaşama güç, inanç ve güven katar.

İnal Aydınoğlu

Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Ali Rıza Özaslan
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Meyreli
Mesaj Sayısı: 1044



WWW
« Yanıtla #8 : 24 Kasım 2009, 17:34:00 »

Öğretmenim
 

Bir süreden beri pazar günleri bizim için çok heyecan verici olmaya başladı. Oğlum ve kızımla anlaştık; her pazar öğleden sonra küçük torunu bize bırakıp kendileri gezmeye gidiyorlar. Torunumla arkadaşlık yapmaya başladıktan sonra öyle ilginç şeylerle karşılaştım ki, o’nu kendime öğretmen olarak görmeye başladım.

Birçok yetişkin arkadaşımdan alamadığım dersleri ondan alıyorum. Anı yaşamanın, katıksız, saf sevgiyle tanışmanın, koşulsuz kabulün, açıklığın, netliğin, tertemiz ve çıkar hesabı yapmadan yakınlaşmanın tüm güzelliklerini o küçücük yavruyla yaşıyorum.

Asya’nın bizim evde bir oyuncak sepeti var. Gelince hemen ortaya döker ve birlikte oynamaya başlarız. Geçen pazar annesi beklenenden biraz daha erken geldi. O henüz oyuncakları ile oynamaya doymamıştı. Annesi, uyku saatinin yaklaşması nedeniyle gitmekte ısrar edince oyuncak sepetini birlikte götürmek istedi. Annesi bizim evin cazibesi kaybolmasın diye “Hayır” dedi. Asya ağlamaya başladı.

Ben dayanamadım, sepeti aldım, "Haydi birlikte gidelim" dedim, asansöre bindik. Umudum babasının arabasına bininceye kadar daha cazip bir şey göreceği ve sepeti unutacağı idi. Nitekim öyle oldu. Kapı önünde bir kedi yavrusu gördü, ona koştu, sevmek istedi. Oyuncak sepetini hemen unuttu. Ben de sepet elimde sessizce asansöre binip eve döndüm.

Yarım saat sonra annesine telefon açtım. Sepeti götüremeyişi nedeniyle üzülüp üzülmediğini sordum. “Hayır. Önce kedi yavrusuyla oynadı, yol boyunca ise gördüğü ağaçlarla, çiçeklerle ilgilendi. Şimdi yemeğini yiyor, biraz sonra da uyuyacak” dedi.

Bir an için “Bundan daha büyük bir öğretmen olamaz” diye düşündüm.

En çok sevdiği oyuncaklarıyla kendi evine gitmek üzere yola çıkıyor ve iki dakika sonra oyuncaklar kayboluyor. Bizler olsak, o kadar sevdiğimiz şeyleri kaybedince karalar bağlarız. Başka şeylerimizi de kaybetmemek için aklımızı güvenlik önlemleri ile bozar, düğüm üstüne düğüm atarız. Kaybettiğimiz şeyin günlerce etkisinden kurtulamayız. Kendimizi, mağdur, mağlup, dertli, kederli insan yerine koyarız.

Asya ise bir anda kaybettiği şeyleri unutup dünyanın diğer güzellikleriyle, hayvanlarıyla, ağaçlarıyla, çiçekleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Geçmişte kaybettiklerine takılmıyor, şimdi ve önünde bulunanların keyfini çıkarıyordu.

Çocuklar bulundukları yere güzellik, canlılık, neşe getirirler, huzur yaratır ve kendileri de huzur ararlar. Güvenlik ve güç peşinde koşmazlar, kin, kıskançlık, korku taşımazlar. Biz “cıs” deyip korkutmazsak, hiçbir şeyden korkmazlar. Onlar bize teslim oldukları halde biz bununla yetinmez, yönetimimiz altına almaya çalışır, üzerlerinde güç denemesi yaparız.

Onlar hiç art niyet taşımadan her şeyi kabul ederler. Sevgiye hep olumlu cevap verirler. Gülerseniz hemen onlar da gülerler. Okşarsanız içtenlikle ve korkusuzca sokulurlar. Açıktırlar, nettirler. Her gereksinimlerini açıkça söylerler, hiçbir şeylerini gizlemezler. Anlamazsak ağlarlar, hiç anlamazsak daha çok ağlarlar, kıyamet koparırlar; ta ki biz anlayıncaya kadar…

Halbuki onlardan çok daha büyük olanlar, yani yetişkinler, gereksinimlerini anlatmazlar, eksiklerini, kusurlarını gizlerler. Kapalı bir kutu gibi yaşarlar. Ağlamayı ise kendilerine hiç yediremez, gözyaşlarını içlerine akıtırlar.

Çocuklar Allah’ın bize verdiği en büyük emanettir. Görevimiz onları sevgi ve huzur içinde büyütmektir. Dünyaya geldiklerinde tertemizdirler. İçlerinde, dışlarında, kalplerinde hiçbir leke yoktur.

Büyüdükçe korkuyu, endişeyi, hasisliği, kindarlığı, yalancılığı, hilebazlığı her şeyi biz öğretiriz. Daha ileri gideriz, evde her gün kavga ederiz, ipleri gereriz. Bize en çok gereksinimi olduğu dönemde boşanır, onu anasız veya babasız bırakırız.

Sevgisiz ortamlarda yaşatır, sevgisiz insanlara muhatap ederiz. Sevgisiz büyütürüz. Ailede bulamadığı sevgiyi yakalamak için sokak çetelerine girer, suç örgütlerine katılarak güç arar, yanlış arkadaşlar seçer, yanlış evlilikler yapar. Bunalıma depresyona düşer, en çaresiz zamanlarında ise dermanı tinerde, uyuşturucularda arar.

Çocuk dünyaya en güvenli yerden, ana rahminden gelmiştir. Rahim onu anne kollarından daha çok sarar, daha güvenli tutar. Tüm yaşam ritmini anne kalbinden yakalar, kalbin sesini duyar, onun sevgi dolu atışlarıyla yaşar. Gıdası anadan, canı anadan, kanı anadan akar. Kanımızdan, canımızdan dünyaya getirdiğimiz çocuğa, kişiliğini kazandırmak da bizim görevimizdir. Ona karşı olan tutumumuz, davranışlarımız ve düşüncelerimizle kimlik verir, kişilik kazandırırız.

Ona önem verir, insan yerine koyar, zaman ayırır, arkadaş olursak, insan olduğunu hisseder. Kendine güvenir, yalnızlığın sıkıntısını çekmez, dost canlısı olarak yetişir.

Her şeyini kendimiz yönetmeye kalkmaz, ona kendisi olma olanağını tanırsak, becerikli, dünyayı tanıyan, yaşamın yükünün altından kalkmasını bilen bir insan yetiştirmiş oluruz. Büyüdüğünü kabul edersek, büyük bir adam, kabul etmezsek, bize bağımlı koca bir çocuk yaratırız.

Çocuklarınıza, torunlarınıza “O çocuktur” deyip geçmeyiniz. O’nu tertemiz, bağımlılıklarla özgürlüğünü yitirmemiş, çıkar hesaplarıyla kirlenmemiş, anı yaşayan, saf bilincin simgesi olarak görünüz. Hz. İsa:

“Çocuklar kadar saf ve temiz olmadıkça Allah’ın melekûtuna giremezsiniz”

buyurur. Onları öğretmen olarak kabul ediniz. Çocuklar gibi olunuz, üzerinize yapışmış tüm kirlerden ve olumsuz birikimlerden temizleniniz.

İnal Aydınoğlu
20.11.2009
 
Logged

Kulluğun İdrakinde / Kul Olmadık Mevlaya
Sayfa: 1
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!