|
Konu Başlığı: Hayata dair katreler Gönderen: Ali Rıza Özaslan üzerinde 23 Mart 2009, 13:23:05 Eşek: Filozof mu, ahmak mı?
Eşek, edebiyatın ve felsefenin olduğu kadar geometrinin ve sosyolojinin de en gözde mecazlarından biri. Nedense, şairler, filozoflar, bilim adamları kadar folklor da eşekten vazgeçmiyor. Divan şiirimizden derinlemesine bilgi sahibi olmaya gerek yok. Lise edebiyat kitaplarının divan edebiyatına ilişkin bölümlerinde Şeyhi'nin 'Harname'si demirbaş metinlerden biridir. Edebiyatla hiç ilgisi olmamış ve olmayan tanıdıklarımın hemen hepsinin Divan şiirinden söz açıldığında, Şeyhi'nin bu mesnevisinin ilk iki dizesini, Bir eşek var idi zaif ü nizâr/ Yük elinden kati şikeste vü zâr dizelerini ezberden ve elbette gülerek okuduklarının tanığıyım. Şeyhi'den Ziya Paşa'ya kadar Divan edebiyatımız eşeksever bir edebiyattır;-Tabii Mevlana'yı unutmadan... Nietzsche 'Putların Alacakaranlığı'nda (11.), eşeği trajik bir varlık olarak görür: 'Bir yükün altındadır: Ne taşıyabilecek ne üzerinden atabilecek durumdadır. Tıpkı bir filozof gibi...' Şeyhi'nin 'yük elinden kati şikeste vü zar' dizesi ile Nietzsche'nin dilegetirdiklerinin birbiriyle ne kadar örtüştüğünü bir yana bırakalım, gerçekten de eşekler, trajik mahlûklardır. Onları bu filozofça trajik konumlarıyla ele almak yerine küçümsemek, dahası aşağılamak, bana sorarsanız, eşekliğin (!) dik âlâsıdır!!! Eşeğin, Nietzsche'nin konumlandırdığı gibi iki ihtimal arasında kalmışlığın (yükü ne taşıyabiliyor ne de üzerinden atabiliyor olması) trajedisini, bir Fransız filozofu Jean Buridan, farklı bir düzlemde tekrarlar. Ünlü sosyolog Georges Gurvitch, 1953 yılında İstanbul Üniversitesi'nde verdiği, 'İnsan Hürlüğü Üzerine Altı Konferans'ta 'Buridan'ın Eşeği'ne ilişkin deneyini şöyle anlatır: 'Eşit mesafeye konmuş, aynı nitelikte iki yulaf yığını karşısında bulunan eşek, ikisi arasında bir tercih yapamadığı için hareketsiz kalır ve açlıktan ölür.' Bu durumda biz ne deriz: 'Ölme eşeğim ölme!' Eşek, filozof mu, ahmak mı? Her iki medeniyette de, nedense ahmaklığın istiare yoluyla dilegetirilmesi eşekle yapılır. Latincede 'cerebrum asini' ('eşek kafalı') olarak bir hakaret deyişidir;- keza bizde de öyle! 'Eşekliğin lüzumu yok' deyişi ise, geçmişte ve bugün, genellikle babaları da eşek olan eşekler tarafından kullanılmaktadır. Sadece kafası değil, ama yüzü ve kulaklarıyla da bilim tarihine geçer eşek: Pythagoras'ın geometrisinde bir teorem, bir dikaçılı üçgenin kenarları ile hipotenüsü üzerine çizilen karelerin görünümünün, eşeğin yüzü ve iki kulağına benzetilmesi yoluyla, 'eşek davası' diye bilinir. Geçerken eklemeliyim: Midas'ın kulakları da eşek kulakları'dır! Folklor, dedik. Ortaçağ Anadolu taşrasında, eşek bireysel tek ulaşım aracıdır: Türkçedeki 'eşek yükü' deyişi, ağırlığı temsil eder. Nasreddin Hoca'nın eşeği, Don Quixote'nin Rozinante'si gibidir. Ama Hoca'nın eşeğinin adı yok'tur;-üstelik Hoca, eşeğine ters binmiş olarak temsil edilir. Bu, Hoca'nın tersliğinden midir, yoksa eşeğin tersliğinden mi, belli değildir. Ama belli olan bir şey var: 'Altın süsleme palanlı' ya da 'semerli' eşek, artık, siyasi hayatımızın da bir parçasıdır... Alıntıdır. Konu Başlığı: Ynt: Hayata dair katreler Gönderen: Ali Rıza Özaslan üzerinde 29 Ağustos 2009, 19:14:31 Hacı Bektaş serinliği... Hacıbektaş ilçemizde yılın 16-18 Ağustos tarihlerinde değişik etkinliklerin sergilendiği üç gün süreli “Hacıbektaş Veli’yi Anma Törenleri” düzenlenir. Belirlenen zaman diliminde düzenlenen törenler; güzel Türkçemizin eşliğinde folklor, bilim ve kültür-sanat ağırlıklıdır. Yurt içinden ve yurt dışından on binlerce insan katılarak içsel (manevi) mutluluğa erişir. Mevsimin çok sıcak olmasına karşın katılanları Hacıbektaş serinliği rahatlatır! 13. yüzyılın ilk yarısında Moğol akınlarının etkisiyle ya da öteki nedenlerden olmalı, Horasan’dan Anadolu’ya gelen ve insanlığın aydınlatılmasında önemli çabaları olan, izleyen yıllarda da “Horasan Erenleri” sözcükleriyle anılanlar arasında Hacı Bektaş Veli’nin belirgin yeri vardır Hacı Bektaş Veli, sosyal ve siyasal alanda önemli izler bırakan bilge kişi olup Bektaşi tarikatının piridir. O’nun önderliğindeki Alevi-Bektaşi anlayışı, tüm Anadolu’daki gelişmelerle; Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, gibi Balkan ülkelerinde ve Macaristan’dan Azerbaycan’a kadar uzanan çizgideki yerleşim birimlerinde benimsenmiştir. Bu amaçla açılmış türbeler, çevresinin aydınlanma merkezi olma görevini başarıyla sürdürmüşlerdir. Bilge insan Hacı Bektaş Veli’nin ders verici güzel sözleri, bugünlere dek ulaşmış ve çoğu kimseler nasiplenmiştir. İşte sözlerinden kimileri: “Kadınları okutunuz. İncinsen de incitme. Murada ermek sabır iledir. Araştırma, açık bir sınavdır. Her ne ararsan kendinde ara. Arifler hem arıdır hem arıtıcı. Marifet ehlinin ilk makamı edeptir. İnsanın cemali sözünün güzelliğidir. Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu! Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız. Bir olalım, iri olalım, diri olalım” * * * Bu güzel özdeyişlerden devinimle (hareketle) aşağıdaki fıkrada o güzel insanların sergiledikleri hoşgörü örneğini ve iletiyi algılamak, özellikle günümüzde oldukça anlamlıdır. Hem de insana ve insanlığa önemli bir ders !... “Adamın biri olumsuz yoldan para kazanıp bununla bir koyun alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu aşevi işlevi de gören Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır. Hacı Bektaş Veli, "Helal değildir" der ve bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider, aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun kabul etmemiş olduğunu, söyler ve Mevlana'ya bunun nedenini sorar. Mevlana şöyle der: "Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir" Adam üşenmez, kalkar Hacı Bektaş dergâhına gider ve Hacı Bektaş Veli'ye Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun nedenini sorar. Hacı Bektaş Veli de şöyle yanıtlar: "Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu nedenle o senin hediyeni kabul etmiştir” Böylesi alçakgönüllülük ve incelikle birbirlerini ezmek yerine, yüceltebilmeyi başaran toplum ve o toplumun bireyleri olmamız dileklerimle. Muhsin DURUCAN 21.08.2009 Konu Başlığı: Ynt:4. Uluslararası Yetim Buluşması Gönderen: Ali Rıza Özaslan üzerinde 15 Ekim 2009, 22:10:38 Dünyanın bütün yetimleri İstanbul'da
Kimi Lübnan kimi Sudan'dan, kimi Etiyopya kimi de Makedonya'dan. Dilleri, renkleri, yaşları farklı birçok çocuk. Onların ortak noktaları yetim olmaları. Gündüzleri neşeyle geçirirken, akşam perdeler kapandığında baş başa kaldıkları ortak acı bulur onları. 17 Ekim Cumartesi akşamı Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek 4. Uluslararası Yetim Buluşması için İnsani Yardım Vakfı İHH tarafından Türkiye'ye getirildi yetim çocuklar. Hüzünlerini paylaştılar, sevinçlerine ortak oldular. 'Benim babam yok onun özlemini çekiyorum ama onun hem annesi hem babası yok' diyerek merhem olmaya çalıştılar birbirlerinin benzer yaralarına. Hiç oyuncağım olmadı Darfur'un dağlık bölgesinde, hayatın yükünü sırtlayan 11 yaşında bir çocuk Semer Mehdi Ahmet. Annesi salgın hastalıktan ölmüş. Mühendis olan babası da astımdan hayatını kaybetmiş. Amcasının yanında bir ağabeyi ve erkek kardeşiyle hayat mücadelesi veriyor şimdi. 5. sınıfa giden Ahmet'in hiç oyuncağı olmamış. Evinin içinde hayat oyunuymuş zaten oynadığı, anne babasının rollerini üstlenerek. Doktor olmak isteyen Ahmet'in en büyük hayali ise oyuncaksız Darfurlu çocuğun kalmaması. Benim de babam elimden tutsaydı Makedonyalı Leyla Rakip'in babası hastalıktan vefat etmiş. 12 yaşındaki Leyla ve 5 kardeşine annesi bakıyor. "Türkiye'deki insanlar bize çok iyi davrandılar." diyen 5. sınıf öğrencisi Leyla, babasını çok özlediğini yerleştiriyor sözlerinin arasına. Başkalarının anne ve babasını görünce, "Keşke benim babam da olsaydı, elimden tutup parka götürseydi." diyerek hasretini dillendiriyor, hüzünle karışık ses tonuyla. İnsanlar yaralanmasın 'İnsanlar neden ölüyor' sorusunu savaşın ne demek olduğunu bilmeden cevaplamaya çalışıyor Sehra Hasan. Anlam veremediği savaşın yaralılarına yardım etmek istiyor. Lübnan'da, henüz 7 yaşında 1. sınıf öğrencisi ama doktor olacak büyüyünce. Filistin ve Lübnan'daki yaralıları saracak. Babası ölmüş. Annesi ve 3 kardeşiyle yaşam savaşı veriyor. Hayatında bir kere parka gitmiş. "Evleriniz ve sokaklarınız çok güzel." diyerek güzel bir hayatın özlemini dile getiriyor. Hayali doktor olup fakirleri muayene etmek 9 yaşındaki Vifak İsa El Sayir de Darfur sokaklarının tozunu getirmiş İstanbul'a. Pazarda Barbi bebek görmüş bir de bilgisayar. Kendisinin de olsun istiyor onlardan. Doktor olup hastaları ücretsiz muayene etmek de başkaları için isteği. Türkiye'yi de çok sevmiş Vifak İsa. Dünyada 143 milyon yetim, 400 milyon savunmasız çocuk var İHH Başkanı Bülent Yıldırım, savaş, doğal afet ve yoksulluğun kol gezdiği bölgelerde yetimlere yapılan yardımlara devam ettiklerini fakat yetersiz kaldıklarını ifade etti. "Organ mafyaları, uyuşturucu çeteleri var. Özellikle Afrika'da sağlık araştırmalarında kimsesiz çocuklar denek olarak kullanılıyor." diyen Yıldırım, geçen yıl 500 civarında olan kayıp çocuk sayısının bu yılın ilk 5 ayında 670'e çıktığını belirtti. Yetimlerle ilgili rakamların ürkütücülüğüne dikkat çeken Yıldırım, "Dünyada 143 milyon yetim, 400 milyon savunmasız çocuk var. Açlık sebebiyle 5 milyon çocuk 5 yaşın altında ölüyor. Dünyada her 5 saniyede bir çocuk yetersiz beslenme, hastalık veya ihmal nedeniyle can veriyor. Savaşlar her yıl binlerce çocuğu yetim bırakıyor. Asya'da 85, Afrika'da 43, Latin Amerika'da 12,4 milyon yetim bulunuyor. Yetimlerin hepsi bir ülkede toplansa dünyanın en kalabalık 8. ülkesi olurdu." dedi. Alıntıdır. Konu Başlığı: Ynt:Evlat... Gönderen: Ali Rıza Özaslan üzerinde 31 Ekim 2009, 13:34:43 Evlat...
İnsana doğum gününü kutlamak ne zaman zor gelmeye başlar biliyor musunuz? Yaşı 35'i geçtikten sonra mı? Yoksa yüzünde kırışıklıklar olduğunu hissettiğinde mi? Hayır... İkisi de değil... İnsan annesini, babasını kaybedince içinden doğum gününü kutlamak gelmiyor. Seviyorsa gerçekten anasını, babasını, borçlu hissediyorsa kendini onlara karşı sevinemiyor işte. Oysa seni var eden onlar. Senin için emek veren, büyüten, okuman için gecesini gündüzüne katan... Sabahlara kadar başında ateşin düşsün diye bekleyen... Sana hiç hissettirmeden tüm eğitim hayatın boyunca okuluna gelerek öğretmenlerinle konuşan... Sırf canın çekmesin,yememiş olma diye şarküteriden iki dilim pastırma alıp pazar kahvaltısında kendi yemeyip sana yediren... Oku,adam ol diye 70 yaşında çalışan... Kendine bir yeni manto alamazken,seni arkadaşlarınla okul gezisine gönderen... Sen bağırıp çağırıp isyan ederken,yine de sevgi dolu gözlerle bakan,arkandan ağlayan... Onlar... Doğum gününe sevinmek,bir yıl daha yaşamak bu hayatta onları mutlu eder aslında. Senin mutlu olman, başarılı olman bu hayatta... En çok anneni, babanı sevindirir... O yüzden mutlu olmalı insan doğum gününde... Ama kaybettiysen canının yarısını o adi hastalıktan,baban da hastaysa eğer... Elinden gelmiyorsa eğer hiçbir şey... Koskoca arazinin ortasında bir ağaç gibi kalakaldıysan ve kımıldayamıyorsan bir yere... Mutlu olamıyor insan doğduğuna... Olmalı belki de... Ama olamıyor işte... İyi ki doğdum diyemiyor kendi kendine... Annesine, babasına haksızlık ettiğini bile bile... Yine de... Annem, babam bu kadar emek verdiğine,sevdiğine göre beni... İyi ki doğdum arkadaş... Alıntıdır. |